Uncategorized

SSCB'nin Dağılması Sonrasında Türkiye ve Orta Asya Türk Cumhuriyetleri Arasında Ekonomik, Siyasal ve Kültürel İlişkiler

Ekim 24, 2010   ·   0 Comments

Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin dağılması sonrası ortaya çıkmaya başlayan yeni düzen, dünya devletleri için büyük bir sürprizdi. Fakat bu yeni düzenin Türkiye için bir sürpriz olduğunu iddia etmek güçtür. Nitekim diğer devlet başkanlarından farklı olarak, yetmiş altı yıl öncesinde ve mükemmel bir ileri görüşlülükle Mustafa Kemal Atatürk şu satırları kaleme almıştır: “Bugün Sovyetler Birliği dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne olacağını kimse bugünden kestiremez. Tıpkı Osmanlı gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan gibi parçalanabilir, ufalanabilir. Bugün elinde sımsıkı tuttuğu milletler avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir. İşte o zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir… Bizim bu dostumuzun idaresinde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak yalnız o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanırlar? Manevi köprülerini sağlam tutarak. Dil bir köprüdür… İnanç bir köprüdür… Tarih bir köprüdür… Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimizin içinde bütünleşmeliyiz. Onların bize yaklaşmalarını bekleyemeyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gerekli.”
 
Mustafa Kemal Atatürk’ün işaret ettiği o gün, gelmiş ve hatta geçmektedir. “Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin 1991 yılında dağılmasıyla birlikte Kafkasya’da Azerbaycan, Orta Asya’da Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Türkmenistan bağımsızlıklarını ilan ettiler.”[1] “Eskiden Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin bir parçası olan Türk Cumhuriyetleri’nin bugün birer bağımsız devlet olarak ortaya çıkması Türkiye için siyasi, iktisadi ve kültürel alanlarda yeni imkânlar ve fırsatlar yaratmış, aynı zamanda bir kısım sorumluluklar da yüklemiştir.”[2] Kökü, dili, dini ve kültürü bir bu beş Türk Cumhuriyeti, bugün Türkiye ile el ele ortak yarınlar inşa etme çabasındadır. Türkiye için de durum çok farklı değildir: Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin çöküşü, Türkiye’de gözlerin Doğu’ya, Orta Asya’ya çevrilmesini sağlamıştır.
 
“Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ve Akraba Topluluklarının, Sovyetler Birliğinin dağıldığı 1991 yılına kadar Türkiye Cumhuriyeti ile belli başlı bir ilişkileri olmamıştır. Buralar Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği içindeki ülkeler olarak kalmış, merkezi idare Moskova ile karşılıklı kültürel ve ekonomik ilişkiler çerçevesi dışında herhangi bir ilişki kurulmamış, kurulmasına da imkân bulunmamıştır.
 
Sovyetler Birliğinin dağılmasını müteakip Türkiye, buralarda kurulan bağımsız Türk Cumhuriyetlerini ilk tanıyan ülke olmuş ve ihtiyaç duyacakları her konuda kendilerine yardım ve destek sözü vermiştir. Bugüne kadar da, Türkiye Cumhuriyeti bu coğrafyalarla yakın ilişkilerini sürdürmüş, eğitim alanında, ekonomik alanda, uluslararası ilişkiler alanında elinden gelen yardımı yapmıştır.”[3]
 
Uluslararası sistem, Türkiye’nin söz konusu Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ve Türkiye arasındaki ilişkilerin kurulmasına ve geliştirilmesinde önemli rol oynamıştır. “Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği yıkılıp, dağılınca, Soğuk Savaş sona ermiş, ve ABD’nin vizyonunda, Orta Asya ve Kafkasya’da ortaya çıkan otorite boşluğunun nasıl ve neyle doldurulacağı sorusu irdelenmeye başlamıştır. Burada Amerika Birleşik Devletleri’nin kuvvetle desteklediği formülasyonlardan biri, ‘Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar Türk Dünyası’ söylemi olmuştur. Bu söylem Türk siyasileri ve kamuoyunda çok derin etkiler bırakmış ve bu bağlamda Türk-Amerikan ilişkilerinde yeni ortaklık şekilleri görülmeye başlanmıştır.”[4] Söz konusu gelişmelerle birlikte, 16 Ekim 1992 tarihinde zamanın Cumhurbaşkanı Turgut Özal bir basın açıklamasında şunları söylemiştir: “Şimdi Türkiye’nin önünde çok önemli bir imkân, kapı açıldı. Balkanlar’dan ta Orta Asya’ya kadar Türk Cumhuriyetleri’nin bütün cumhurbaşkanları Cumhuriyet Bayramı’nda Ankara’ya geliyor. Bu bizim için de onlar için de çok önemli bir fırsat. Bu tarihi bir fırsattır. Bundan kaçamayız. Ve 21. asır Türkiye’nin ve Türklerin asrı olmalıdır.”[5] Yine zamanın başbakanı Süleyman Demirel de 5 Nisan 1993 tarihli bir basın toplantısında benzer görüşlerini dile getirmiştir: “Türkiye Adriyatik’ten Çin’e kadar doğmakta olan yeni bir dünyada yaklaşık 600 milyonun yaşadığı Avrasya bölgesinde, bu bölgenin en istikrarlı ve model olarak alınan ülkesi olmuştur…”[6]
 
 Nitekim “Türkiye, yeni dönemde, Türk Cumhuriyetleri ve Türk ve Akraba Topluluklarına yönelik yeni politikalar belirlemiş ve bu doğrultuda yeni işbirliği girişimlerini başlatmıştır.”[7] Türkiye ekonomik, siyasal ve kültürel olarak Türk Dünyasına tüm imkânlarını seferber etmiştir. “Türkiye bütün Türk Cumhuriyetlerini ilk tanıyan ülke olmuş, bununla da yetinmeyip, bu ülkelerde ilk diplomatik misyonları oluşturmayı da başarmıştır. Öte yandan, Türk Cumhuriyetlerinin ilk diplomatik misyonları da Türkiye’de kurulmuştur.”[8] Bölge ülkelerinin milli bağımsızlıklarının pekiştirilmesi, hukuk devletinin kurulması ve demokratikleşmenin bir an önce sağlanması noktasında Türkiye stratejik destekler sunmuştur. 1992 yılında, Türk dilinin konuşulduğu ülkelerin kalkınmalarına yardımcı olmak, bu ülkelerle ekonomik, ticari, teknik, sosyal ve kültürel eğitim alanlarında işbirliğine yönelik proje ve program gerçekleştirmek amacıyla Türk İşbirliği ve Kalkınma Ajansı (TİKA) kurulmuştur. Aynı yıl, Türkî Cumhuriyetler ve Akraba Topluluklarından Sorumlu Devlet Bakanlığı ve sonrasında, 2000 yılında Dış Ticaret Müsteşarlığı Türk Dünyası Çalışma Grubu da çalışmalarına başlamıştır.
                                    
Türkiye, Türk Cumhuriyetlerine doğrudan ekonomik katkılarda da bulunuştur. “Büyük miktarlarda Exim-Bank kredisi açarak, bu devletlerle yapılan dış ticaret teşvik edilmiş, büyük holdinglerin yanı sıra, çok sayıda küçük işletmenin de bölgede ticaret ve yatırım yapması sağlanmıştır.”[9] Bunların yanında önemli ölçülere varan hibe ve benzeri yardımlar da sağlamıştır. “Türkiye; coğrafi avantajı, tarihi ve kültürel bağlarının yanı sıra, son yıllarda uluslar arası pazarda büyük başarı gösteren girişimcileri sayesinde de Türk Cumhuriyetlerinde önemli bir ekonomik aktör olmuş ve gelişmiş ülkelerle rekabet edebilecek düzeye ulaşmıştır.”[10] Bunun bir sonucu olarak söz konusu dönemde Türkmenistan, Özbekistan ve Kırgızistan’a en büyük dış yatırım Türkiye tarafından yapılmıştır.
 
            Siyasal ve ekonomik işbirliğinin yanı sıra kültürel alanda da pek çok proje hazırlanmış ve uygulamaya koyulmuştur. Ortak değerlerin ve kültürün geliştirilmesi noktasında eğitim programları geliştirmiştir. “Türkiye, 1992-93 öğretim yılından itibaren ilgili ülkelerle yapılan ikili anlaşma ya da protokoller çerçevesinde ‘Büyük Öğrenci Projesi’ kapsamında Türk Cumhuriyetleri’nden, devlet bursu sağlayarak 10.000 öğrenci getirme projesini uygulamaya koymuştur. Başlangıç aşamasında, 10.000 öğrencinin 7.000’inin yükseköğretim, 3.000’inin de ortaöğretim için getirilmesi hedeflenmiştir.”[11] Ayrıca Türkiye, söz konusu Türk Cumhuriyetlerde yerinden eğitim faaliyetlerine de girişmiştir. Söz konusu devletlerde birçok üniversite, onlarca ilk ve ortaöğretim kurumu inşa edilmiş ve bu eğitim kurumlarında on binlerce öğrenci öğrenim görmüş ve halen de görmektedir.
 
Sözün özü, Türkiye değişime ve yeni dünya düzenine seyirci kalmaktansa bu sürecin önemli bir aktörü olmayı tercih etmiştir. Bu noktada siyasal, ekonomik ve kültürel çalışmalar yürütmüş ve halen de yürütmektedir. “Geriye doğru baktığımızda, Türkiye’nin Azerbaycan ve Orta Asya’daki diğer Türk devletleri ile olan ilişkilerinin üç aşamadan geçtiğini söyleyebiliriz. Bu aşamalar birbirinden belirgin olaylarla ayrılmış değildir. İlişkilere yön veren anlayışların zaman içinde değişmesi yoluyla birinden diğerine geçilmiştir. Böyle yaklaşıldığında, ilk aşama iyimserlik ve parlak gelecek beklentileri aşaması olarak nitelendirilebilir. İkinci aşamayı niteleyen özellik, ilişkilerin belirli sınırlar içinde kalmasını zorlayan faktörlerin mevcudiyetinin bilincine varılmasıdır. Üçüncü aşama ise ilişkilerin rutinleşmesi olarak tanımlanabilir.”[12]


[1] B. Zakir AVŞAR ve Ferruh SOLAK, Türkiye ve Türk Cumhuriyetleri, Vadi Yayınları, Ankara, 1998, Sayfa 35
[2] Hasan SELÇUK, Türk Cumhuriyetleri’nde Yatırım İmkânları Sempozyumu, TASAM Yayınları, İstanbul, 2004, Sayfa 132
[3] Muhammet AKDİŞ, Orta Asya Türk Cumhuriyetleri İle Ekonomik Sosyal Kültürel İlişkiler: Bölgeye Yabancı İlgisi ve Beklentiler, http://makdis.pamukkale.edu.tr/Mak5.htm (18.5.2010)
[4] Ömer Göksel İŞYAR, a.g.e., Sayfa 666
[5] Hürriyet Gazetesi, 17.10.1992
[6] Hürriyet Gazetesi, 06.04.1993
[7] Yüksel KAVAK ve Gülsün Atanur BAŞKAN,  “Türkiye’nin Türk Cumhuriyetleri, Türk ve Akraba Topluluklarına Yönelik Eğitim Politika ve Uygulamaları”, Hacettepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, 20, 2001, Sayfa 92
[8] B. Zakir AVŞAR ve Ferruh Solak, a.g.e., Sayfa 36
[9] Yelda DEMİRAĞ, “Soğuk Savaş Sonrası Türkiye’nin Orta Asya Siyasetinde Gelinen Nokta”, Jeopolitik – Aylık Strateji Dergisi, Sayı 5, http://www.jeopolitik.org/index.php?option=com_content&task=view&id=22&Itemid=28 (02.03.2009)
[10] Fatih TURHAN, Türkiye-Türk Cumhuriyetleri Ekonomik İlişkileriwww.dtm.gov.tr/dtmadmin/upload/EAD/DisTicaretGelistirmeDb/turk%20cumhuriyetleri/sayfa103.doc (01.03.2009)
[11] Yüksel KAVAK ve Gülsün Atanur BAŞKAN,  a.g.e., Sayfa 96
[12] Gül TURAN ve İlter TURAN, Türkiye’nin Diğer Türk Cumhuriyetleriyle İlişkileri, Türk Dış Politikasının Analizi, Faruk SÖNMEZOĞLU, Der Yayınları, İstanbul, 1998, Sayfa 405
Okan Yuksel (349 Posts)

1988'de Adana'da doğdu. Uludağ Üniversitesi'nde Uluslararası İlişkiler, Anadolu Üniversitesi'nde Medya ve İletişim öğrenimi gördü. 2011'de Olay TV'de dış haber editörü olarak gazeteciliğe başladı. 2014'te Al Jazeera Turk'e katıldı. Blog, makale ve haber dallarında 6 ödülü bulunuyor. Politik Akademi'nin genel koordinatörlüğünü üstleniyor.


By


Readers Comments (0)