ABD » Okan Yüksel » Orta Doğu » Röportaj

Ferhat Pirinççi İle Saddam Hüseyin ve Irak Üzerine

Kasım 17, 2010   ·   0 Comments

Irak’ın yarınlarına ışık tutabilmemiz için, öncelikle dün yaşananlara bakmamız gerekiyor sanıyorum. Bugün gelinen noktada, Irak’ta yaşanan gelişmelerin ilk kıvılcımlarını Irak’ın yakın tarihinde görebilmek olası mı?

Irak’ın yakın tarihinde görebilmek, tabii ki olası ama bunu modern Irak’ın kurulmasına götürmek gerekiyor, yani I. Dünya Savaşının sonrasına götürmek gerekiyor belki de. Bu anlamda sizin de vurguladığınız gibi, bugün yaşanan gelişmelerin bir benzeri 1918’den sonra Irak’ta yaşanmaya başlıyor. Bir anlamda senaryo aynı, aktörlerin yerleri değişti biraz. Örnek verecek olursak, İngiltere o dönemde bugünkü ABD’nin rolünü oynamakta, 1914’te Basra’nın işgaliyle başlayan süreç, 1917’de Bağdat’ın ele geçirilmesi, 1918’de usulsüz bir biçimde Musul bölgesinin işgal edilmesiyle devam eden süreçte yapay bir devlet kuruluyor. Bu süreçte İngiltere’ye en büyük destek Suni Araplar tarafından veriliyor ve Suni Araplara dayalı bir iktidar yapısıyla Irak devleti kuruluyor. Bugün gelinen noktada aktörler yer değiştirmiş durumda. İngiltere’nin yerini ABD almış, o dönem Fransa’sının yerini bugün İngiltere almış, o dönem Sunilerle işbirliği yaparken bu dönem Kürt grupların işbirliğinden bahsetmemiz olası. Evet; kesinlikle yakın tarihle neredeyse aynı olaylar cereyan ediyor, sadece aktörler farklı.

Irak’ta ve hatta Ortadoğu’da sürekli bir istikrarsızlık söz konusu. Bölge dışı güçlerin, bölgenin petrol rezervlerine olan ilgisi de malumunuz. Bu noktada söz konusu istikrarsızlıkla, bölge dışı güçlerin bölgenin petrol rezervlerine olan ilgisi arasında bir bağ kurulabilir mi?

Bu bağlantıyı da çok ciddi bir şekilde kurmamız mümkün. Çünkü biliyorsunuz ki, Orta Doğu’nun petrolün ilk isimlendirilmeye başlaması 1900’lü yılların başında söz konusu oluyor. Ki o dönemde, Irak toprakları daha Osmanlı yönetiminde. O dönemde kurulan Turkish Petroleum Company’nin hissedarlarına baktığımızda, çok ilginçtir, bugün Saddam  sonrası dönemde Irak’taki petrol imtiyazlarını almaya çalışan şirketlerle aynı şirketlerin olduğunu görürsünüz.. 1910’lu yıllardaki şirket hissedarlarının bir kısmı, bugün yine Irak topraklarında petrol imtiyazları almak için mücadele ediyor. Bugün dünya ekonomisinin petrole olan bağımlılığını düşündüğümüzde, enerji anlamında, Ortadoğu dünya petrol rezervlerinin %65’ini kapsıyor. Irak bu anlamda 112 milyar varil petrolüyle yine ciddi bir rezerve sahip ki Suudi Arabistan’dan sonraki ikinci ülke; Orta Doğu kapsamında, dar alanda düşündüğümüzde. Dolayısıyla ister enerji kontrol etmek isteyen, ister enerjiye bağımlı olan ülkeler açısından oldukça önemli.

İktidarı ele geçirdikleri zaman, ilk iş olarak petrol kuyularını millileştirmeye çalışan Baasçılar, 2003 yılında başlayan II. Körfez Savaşı sonrasında yönetimden tam olarak tasfiye edildiler. Baas sonrası dönemde söz konusu petrol kuyularının akıbeti ne oldu?

Akıbeti, tam olarak netleşmedi. Şöyle ki, Baas yönetimi 1968’de yönetimi ele geçiriyor ve 1972’de özellikle Saddam’ın öncülüğünde bir millileştirme hareketi söz konusu. Tabii o noktadan sonra sadece petrol değil, petrol fiyatının belirlenmesi anlamında Saddam’ın son dönemde Euro kuruna geçmesi söz konusu. Tabii bir de diğer taraftan, Saddam’ın izolasyonları ortadan kaldırmak için biraz da Rusya, Çin, Almanya gibi ülkelerin sahip olduğu şirketlere imtiyazlar vermesi söz konusu. Bugün gelinen noktaya baktığımızda, Saddam sonrası dönemde; örnek vermek gerekirse Shell şirketi mesela, şu anda imtiyaz almak için yoğun çaba sarf ediyor. Bazı teknik imtiyazlar almış durumda ama tam kapsamlı, eskisi gibi büyük imtiyazlar söz konusu değil. Yine aynı şekilde BP, Mobil, Total… Bunlar aynı zamanda 1910’lardaki Turkish Petroleum Company’nin de hissedarları. Bugün yine hepsinin kapsamlı imtiyaz alma çalışmaları var. En son 2008 yazında yapılan bir anlaşma var. Ama tabii, bütün petrol sahalarının şu anda eskisi sistemdeki gibi imtiyazlarla verilmesi pek olası değil.

ABD’nin başını çektiği koalisyon güçlerinin Baas yönetimine karşı giriştikleri operasyonun amaçları arasında “Irak Halkını özgürleştirmek” de vardı. Bugün gelinen noktada Irak halkının 2003 öncesinden daha özgür olduğunu söyleyebilir miyiz?

Yani burada özgürlüğe yüklendiğiniz anlam, biraz da bu sorunun cevabını veriyor. Eğer özgürlük, ABD’nin ifade ettiği gibi, “bir diktatörün iktidardan gitmesi bunun yerine seçimle iktidara gelinmesi ve yine aynı şekilde temsiliyet kabiliyetine sahip bir parlamentonun gelmesiyse”, tırnak içinde Irak halkının özür olduğunu söyleyebiliriz. Bir de madalyonun öbür yüzüne bakacak olursak, Saddam’ın diktatöryal uygulamalarını, otoriter uygulamalarını bir tarafa bırakacak olursak, 2003’de müdahalenin başlamasından bugüne gelinen noktada yaklaşık olarak işgal ve işgale ilişkin olaylardan dolayı 700.000 insan ölmüş durumda. Bu anlamda, bakıldığında özgürlüğün çok sağlanamadığını söyleyebiliriz. Yani, çok da yakınında değil özgürlüğün.

Demografik yapının böylesine çeşitli olduğu Irak’ta demokrasi işlerlik kazanabilir mi? Kazanabilirse bunun ne gibi sonuçları olur? Böyle bir durumda Irak, parçalanma tehlikesiyle karşı karşıya kalabilir mi?

Aslında demokrasi, bir şekilde içlerine kazınabilir. Ama bunun devamında şunu da eklemek lazım, demokrasi bugünden yarına inşa edilebilecek bir şey değil. Yani, bir gece ansızın gelebilecek bir şey de değil demokrasi. Dolayısıyla, Irak için düşündüğünüzde, bir Türkiye örneğinden hareket edecek olursanız, demokrasinin işlerlik kazanması için belki yüz yıldan fazla bir mücadele süreci gerekiyor. Irak’ta demokrasi kültürü var mı diye baktığımızda; öncesinde yok, maalesef yok. Yani sadece Saddam döneminde değil, Saddam öncesindeki dönemde de yok. Geçmişe baktığınızda, Suni bir kralın getirilip monte edildiği, yapay bir sınırın oluşturulduğu bu coğrafyada 1958 darbesi, sonrasında 1963’te bir ara darbe, sonrasında 68 darbesi, derken Saddam Hüseyin ve 2003 sürecine geliyoruz. 2003’ten hemen sonrasında demokrasinin gelmesi kolay değil. Peki, işlerlik kazanamaz mı? Kazanabilir. Bunun için bazı şartlar var, aynı şekilde riskler de var. Bu risklerden bir tanesi parçalanma tehlikesi. Demokrasiyi nasıl şekillendireceklerine bağlı olarak değişebilir. Şöyle ki, eğer iktidara ortak olmaya çalışan yerel gruplar, kabaca söylemek gerekirse Suni Araplar, Kürtler ve Şii Araplar, bir arada oylaşma içinde iktidara ortaklaşa bir şekilde sahip olmak ve bu gücü eşit bir şekilde dağıtmaya çalışırlarsa parçalanma tehlikesi olmaz ve demokrasi işlerlik kazanabilir, kazanma ihtimali var. Ama geçmişte olduğu gibi, bugün de her bir yerel grup kendisini sistemde başat duruma geçirmeye çalışırsa, kendisinin sistemde etkin olmasına çalışırsa ve bunu yapmak için de bölge dışı güçlerle ittifak ilişkisine girerse demokrasi işlerlik kazanmaz. Daha da açık bir şekilde, burada iki tane dinamik var. Bir, bölge içi dinamikler, yani Irak’ın kendi içindeki dinamikler; ikincisi de bölge dışı dinamikler, yani büyük güçlerin, yani bölge ülkelerinin uyguladığı politikalar. Her ikisi de Irak’ın gelecekte demokrasinin işlerlik kazanabilmesi için etkili diyebiliriz.

2003’ten bugüne Irak’ta boyutları ve şiddeti değişkenlik gösterse de sürekli bir direniş söz konusu. Bu direnişin boyutları nelerdir, direniş hareketlerinin bir geleceği olabilir mi?

2003 yılında ABD müdahalesiyle, Irak savaşı başladığında herkesin bir beklentisi vardı. Çünkü Saddam Hüseyin sekiz yıl süren bir savaşa rağmen Orta Doğu’nun en büyük konvansiyonel güçlerinden bir tanesiydi. Yani çok ciddi bir askeri alt yapısı vardı. Müdahale bittikten sonra, Saddam Hüseyin o kadar da güçlü değilmiş mi acaba, diye bir soru çıktı ortaya? Sonuçta ortaya çıkan direnişe de herkes bel bağlamıştı. Ciddi bir direnişin olduğu ve bu direnişin ABD’nin işini zorlaştıracağı söyleniyordu. Hatta Saddam Hüseyin, asılmadan önce dahi Amerika’nın kendi kanı içinde boğulacağını söylüyordu, Vietnam benzeri bir şekilde. Ama gerçekçi bir şekilde bakmak gerekirse, Irak’taki direnişi iki boyutlu ele almak lazım, hatta bir üçüncü boyutu birazdan ekleyeceğim. Bir boyutu Şii Arapların sergiledikleri direniş hareketleri, diğer boyutu Suni Arapların sergilemiş olduğu direniş hareketi. Şii Araplarınki biraz daha mezhepsel veya kendi gruplarına yönelik bir direniş hareketi olduğu için zaman zaman parlayıp, zaman zaman sönebiliyor. İşte, Mehdi Ordusu veya Bedir Tugayları diye ifade ettiğimiz, Mukteda El Sadr gibi ve Irak İslam Devrimi Yüksek Konseyi grubu gibi..  Bunu bir kenara bırakalım, çünkü bunlar sadece ve sadece ABD’ye karşı bir denge unsuru olarak ortaya çıkartılıyor. Diğer taraftan, bizim asıl direniş diyebileceğimiz hareket Suni Araplar tarafından gerçekleştiriliyor. Bunun da yine kendi içinde ikiye ayırmak lazım belki de. Bunların hepsi Irak’lı Suni Araplar değil, hatta en etkin saldırıları yapan kesim Irak’lı Suni Arap değil, dışarıdan gelenler. Şöyle ifade edelim, Global Cihat gibi bir kavramsallaştırmayla, düşman neredeyse oraya mobilize olan, zamanında Çeçenistan’da savaşmış, zamanında Bosna-Hersek’te savaşmış, zamanında Afganistan’da savaşmış olan kesimlerin önemli bir kısmı ki bunların şemsiye örgütlerini El-Kaide olarak kabul edebilirsiniz. ABD’nin Irak’a gelmesiyle birlikte bunlar da gelmeye başladılar. Tabii, bunların ekonomik açıdan bir sorunları yoktu ama lojistik desteğin verilmesi gerekiyordu. Bu noktada Saddam dönemindeki istihbarat ve güvenlik örgütlerinin sağladığı silahlar ve insan gücü kullanıldı. Operasyon sonrasında Suni Araplar dışlandılar. Bu dışlanma çerçevesinde düşünsenize, bir generalsiniz, bir ordu komutanısınız, Irak şarlarına göre yüksek bir hayat standardınız var ve bir günde çıkartılan bir kararla elinizde hiçbir şeyiniz kalmıyor, tamamen sistemden dışlanıyorsunuz: direnişten başka hiçbir şeyiniz kalmıyor. Dolayısıyla ikisi işgalin hemen arkasından baş başa gidiyordu, kafa kafaya giden ve düzenli direniş hareketlerini örgütlüyorlardı. Ama bunlardan Irak’lı Suni Araplarla, bazı aşiretlerle anlaşmalar sağlanarak, biraz daha sisteme entegre edilmesi sağlanarak, bu direniş hareketlerinin düşürülmesi sağlandı. Şu anda mevcutta olan ciddi bir direniş olarak, radikal grupların, yani Irak dışından gelip ABD güçlerine karşı Irak güçlerine karşı, hatta sivillere karşı intihar saldırıları, bombalamalar veya sniper saldırıları şekline ifade edebileceğimiz saldırılar düzenleyen radikal bir grup kaldı. Sözün özü, direniş günümüzde hala sürüyor, 2003, 2004 veya 2005’teki gibi etkili değil ama bir süre daha Irak yönetiminin, ABD’nin başını ağrıtacağa benziyor.

Türkiye’nin işgal sürecinde izlediği politikayı nasıl değerlendiriyorsunuz? 1 Mart Tezkeresinin TBMM’den çıkmaması Türkiye’ye neler kazandırdı, neler kaybettirdi?

Son söyleyeceğimi baştan söylemem gerekirse, Türkiye’ye kazandırdıkları kaybettirdiklerinden daha fazla. Bir artı-eksi skalasına vurduğumuz zaman, artıların daha ağır bastığını söyleyebiliriz. Bu noktada, kaybettirdiklerinden başlayalım. Ne kaybettirdi? O dönemdeki tartışmaları hatırlayacak olursanız, TBMM’nin böyle bir kararı almamasının bir felaket senaryosu olacağı belirtilmişti. Türkiye’nin uğraşmakta olduğu, ayrılıkçı terör örgütü PKK’ya ilişkin olarak bu yorum yapılıyordu veya Irak’ın geleceğinde söz sahibi olamayacağımız yönünde bazı gerekçelendirmeler vardı. Bunların bir kısmının gerçekleştiğini görüyoruz. Evet, PKK bir üst olarak Kuzey Irak’ı kullanmaya devam ediyor. Ama PKK’nın, istendiği zaman uykuya geçirilip istendiği zaman aktif kılınan bir örgütlenme olduğu dikkate alınırsa ve yine özellikle üstlendiği bölge olan Kandil dikkate alınacak olursa, buralarda kontrolün o kadar kolay olmadığını söyleyebilir. Yani, terör anlamında biraz negatif etkisi oldu TBMM’nin bu tezkereyi kabul etmemesinin. Ama bunun haricinde artıların daha ağırlıkta olduğu, bizim bölge ülkelerinde yaptığımız gözlemlerin sonuçlarından bir tanesi. Şöyle ki, Türkiye’nin 2009 yılına baktığımızda altı sene öncesine göre Irak’ta, Orta Doğu’da hem yönetimler nezdinde, hem de halklar nezdinde bir popülaritesinin olduğunu söyleyebiliriz. Bu popülarite dış politikada Türkiye’ye bir imaj kazandırdı. En azından 1990’daki Körfez Krizi’nden farklı bir durumla karşı karşıya kalınmıştı ve Irak için de meşrutiyetinin tartışmalı olduğu bir süreçte Türkiye’nin de dâhil olması isteniyordu. Türkiye’nin bu sürece dâhil olmaması, her şeyden önce bu dönemde izleyeceği politikaya çok rahat bir hareket alanı kazandırdı. Çok güzel bir açılım sahası kazandı Türkiye ve bölgesel gücünün artmasını sağladı. Bunun haricinde, kayıpla ilişkili bir şey, ekonomik argümanlar önemli. Ekonomik argümanlar değerlendirilirken, şunu düşünmek lazım: Irak, zaten 1990’dan beri ambargoya muhataptı, dolayısıyla ekonomik ilişkilerimizin çok alt düzeyde olduğu bir ülke. Dolayısıyla operasyondan sonra ekonomik ilişkilerin azalmadığını, hatta arttığını söyleyebiliriz. Argümanlar da bunu doğrular nitelikte.

Açıklamalarınızdan yola çıkarak şunu söyleyebilir miyiz? TBMM’nin aldığı kararın, kısa vadede Türkiye’ye olumsuz etkileri olmuş olabilir ama uzun vadede çok şey kazandırdı…

Kesinlikle, çok şey kazandırdı. En azından, Irak’taki işgale ortak olmuş izlenimi doğacaktı ve bu izlenimi silmek çok zaman alırdı. Mısır hala 1979’da Camp David’te yaptığı şeylerin bedelini ödemekte, hala unutulmuş değil. Ki Türkiye böyle bir şey yapmış olsaydı, imajımızın tazelenmesi çok daha fazla zaman alırdı. Bölge üzerinde Soğuk Savaş’tan kalma çok da iyi bir imaja sahip değiliz. İmaj da dış politikanın gerçekleşmesinde çok önemli bir amaç, bunu sadece halklar seviyesinde sevmek sevmemek olarak da değerlendirmek lazım çünkü politikacıyı harekete geçiren şeylerin başında, demokrasi olsun ya da olmasın kamuoyu rol oynuyor. Bu noktada da kesinlikle, kazandırdıkları daha fazladır diyebiliriz.

2003 öncesi dönemde Irak ile Türkiye’nin arasının hiçbir zaman ciddi anlamda soğumadığını görüyoruz.. Bu noktada iki ülkenin de Kuzey Irak’ta doğabilecek bir Kürt devletinden rahatsızlık duymaları ilişkilerin hep sıcak tutulmasını sağladı sanıyorum. Peki, bugün ve özellikle de 2011 sonrasında Irak’ın “Kuzey Irak” politikasında ne tür değişiklikler söz konusu olabilir?

Irak devletinin, Irak’tan ayrılacak bağımsız bir Kürt devletine bakışının baştan olumsuz olduğunu söyleyebiliriz. Aslında Irak’ın geleceğine ilişkin tartışmalarda en önemli yer burası. Çünkü, merkezi yönetim, yani Bağdat yönetimi Kuzey Irak’taki otonomiye sahip. Zaten var olan otonomi 1960’tan beri mevcut. Hatta Irak devleti kurulduktan sonra, Kuzey Irak bölgesinde hiçbir zaman tam bir denetim kurulmuştur denilemez. Dolayısıyla şu anki mevcut durumda o özerkliği koruyacaklarını söyleyebiliriz ama ayrılma durumunda ciddi çatışmaların çıkması beklenebilir. Geçtiğimiz yıl, 2008 içinde, Merkezi Irak Yönetiminin ABD ile yapmış olduğu silah anlaşmalarından bir tanesinde F-16 savaş uçaklarının alınması doğrudan doğruya Kürdistan Bölgesel Yönetimi tarafından şiddetle karşı çıkılan bir eylem olarak karşımıza çıktı. Neden? Olası bir ayrılıkta Merkezi Yönetim kendisini güçlendirmek istiyor, askeri alt yapısını hazırlamak istiyor; olası bir ayrılıkçı hareket durumunda gerekirse silahlı güçlerini kullanabileceği bir süreçten bahsediyoruz. Bunun olması halinde, Irak Merkezi Yönetiminin sert bir şekilde buna karşı çıkacağını, bir savaşın çıkacağını söyleyebiliriz. Peki, mevcut otonomi zarar görür mü, o da biraz zor.

Kuzey Irak, pek çok ülkenin çıkar çatışması yaşadığı bir bölge. Rusya, İngiltere ve hatta Çin’in bile Kuzey Irak’la ilgili politikaları var. Türkiye bu noktada nasıl politikalar üretmeli? 2011 sonrasında Kuzey Irak’ta nasıl bir yol izlenmeli?

Açıkçası, Irak konusunda, özellikle Kuzey Irak konusunda çıkar çatışmalarının yaşandığı, geleceğe yönelik yatırımların yapılmak istendiği malumumuz. Sizin de sorunuzda ifade ettiğiniz gibi Rusya’nın, İngiltere’nin, Çin’in çeşitli politikaları var. Ben kişisel olarak, Türkiye’nin Kuzey Irak politikasında çatışmacı unsurlardan ziyade işbirliğini öne çıkaran unsurların kullanarak bir etki alanı oluşturması gerektiğini düşünüyorum. Bizim uluslar arası ilişkilerde “casus belli” dediğimiz savaş nedeni sayma politikasının, biraz daha dönüşüm geçirerek daha liberal söylemlerin uygulanmasıyla Kuzey Irak’ta ve diğer bölgelerde Türkiye’nin etki alanları oluşturabileceğini söyleyebiliriz. Peki, nasıl bir yol izlenmeli? Tabii ki, sizin dış politikada atacağınız adımlar, karşı tarafın atacağı adımlarla ilişkili. Karşı tarafın normal şartlar altında hareket edeceğini varsayacak olursak, bir kere bölgede, Kuzey Irak’ta Türkiye’nin ekonomik ilişkilerin arttırılmasıyla zaten ister istemez kendinize, tırnak içinde bağımlı bir bölge yaratacaksınız. Dolayısıyla, mevcut olan ekonomik ilişkilerin de siyasal sürece olumlu yansıyacağını düşünüyorum. Tabii ki burada tekrar tekrar altını çizmek gerekiyor, Kuzey Irak yönetiminin takınacağı tavır önemli. Çünkü ulusal bütünlüğü tehlikeye atacak tarzda hareketlerin olması, ister istemez süreçte çatışmacı unsurun ön plana çıkmasını sağlayacaktır.

“Kuzey Irak” dışında, 2011 sonrasındaki “demokratik” Irak’la kurulacak ilişkilerin, Baas yönetimindeki Irak’la ne gibi farkları olur? Türkiye-Irak ilişkilerinin 2011 sonrasında Türkiye açısından ne gibi avantaj ve dezavantajları vardır?

Türkiye açısından baktığımız zaman Irak’ı bölgesel anlamda ciddi bir potansiyel Pazar olduğunu söyleyebiliriz. Mesela müdahale sonrası dönemde, geçtiğimiz yıl Irak’la  olan ticaret hacmimizin 5 milyar dolar civarında olduğu söyleniyor. Mesela bunun kısa vadede, üç beş sene içinde, hatta 2011 civarında 20-25 milyar dolar civarına çıkması bekleniyor. 20-25 milyar doları şöyle düşünürsek biraz daha anlamlı olur, Türkiye’nin 5 yıl öncesine yaptığı toplam ticaret 30-35 milyar dolardı. Dolayısıyla sadece Irakla 20-25 milyar dolarlık bir ticaret hacminin oluşacağını düşünmek, en azından Türkiye açısından olumlu bir şey. Yeni yönetimle ile ticari alandaki ilişkilerin arttırılarak sürdürülmesi olası. Bunun haricinde siyasi anlamda bakıldığında, bölgesel istikrarın yeni Irak yönetimiyle Türkiye açısından da ortak bir payda olacağını söyleyebiliriz. Bölgesel anlamda istikrar ne kadar sağlam bir şekilde sağlanırsa iki ülkenin de izleyeceği politikalarda olumlu bir vizyon izleyeceğini ifade edebiliriz.

Yakın zamanda yapılan ABD Başkanlık seçimleri sonrasında siyahî ve ailesinde Müslümanlar olan bir isim başkanlık koltuğuna oturdu. G. W. Bush sonrası böylesine bir ismin seçilmiş olması ABD’nin Ortadoğu ve pek tabi Irak politikasını etkiler mi?

ABD Başkanlık Seçimleri olmadan önce demokrat parti bir aday çıkartmadan önce Washington’da Demokrat Parti konvansiyonunda yer alan bir arkadaşımla görüştüğümde söylediği, ister Hillary gelsin, ister Obama gelsin, bundan sonraki ABD politikasında ciddi bir imaj yenilemesi yapması gerektiğiydi. Obama’nın seçilmesine baktığımız zaman, ABD dış politikasının köklü bir şekilde değişeceğini beklemek yanlış olur. Çünkü, sonuçta yönetimlerden bağımsız olan bir devlet politikasının ve dış politikanın varlığı söz konusu. Kaldı ki Bush döneminde yapılanların dört yıl içinde silinmesi ve taptaze bir politika uygulanması zor bir şey. Ama tabii ki bazı farklılıklar olacak, yani yöntem farklılıkları olacak. Amaç aynı olsa da, ABD çıkarlarını korumak olsa da çeşitli farklılıklar olacak. Mesela, ABD’nin Orta Doğu’da iki tane amacı vardır, bunlardan bir tanesi enerji kaynaklarının ulaşımını güvenliğini sağlanması ve bu bağlamda dost ülkelerle ilişkilerin korunması, ikincisi de İsrail’in güvenliğinin sağlanması olmak üzere iki tane temel çıkarı vardır. Önümüzdeki süreçte de bu çıkarlarını korumaya devam edecekti ama dediğim gibi biraz daha farklı yöntemlerle. Orta Doğu bağlamında düşündüğünüzde, İsrail-Filistin sorununa, nam-ı diğer Hamas-İsrail sorununa temsilci gönderilmesi veya Irak’tan askerlerin çekileceği takvimin ilan edilmesi bunlardan sayılabilecek birkaçı.  ABD’nin Irak topraklarında 140.000 askerinin olduğunu düşünecek olursak, 2011’de tüm bu askerin çekileceğini düşünmek yanlış işin açıkçası. Yani kısa vadede bunu beklemek, gerçekçi olmaz. Kaldı ki, ABD Irak’tan çekilirken 10 ila 20 arasında askeri üstünün bölgede, Irak’ta kalıcı olacağını düşündüğünüzde politikalarda çok da büyük bir değişiklik olmayacağını söylemek lazım. Ama dediğim gibi, ABD’nin bir imaj tazelemesine ihtiyacı var ve Barack Obama gibi hem siyahî bir lider hem de ailesinde Müslümanların olduğu birinin iktidara geçmiş olması ABD’nin imajını yenilemesinde yardımcı olacaktır.

Okan Yüksel

Politik Akademi Genel Koordinatörü, Gazeteci

iletisim@okanyuksel.com
Okan Yuksel (349 Posts)

1988'de Adana'da doğdu. Uludağ Üniversitesi'nde Uluslararası İlişkiler, Anadolu Üniversitesi'nde Medya ve İletişim öğrenimi gördü. 2011'de Olay TV'de dış haber editörü olarak gazeteciliğe başladı. 2014'te Al Jazeera Turk'e katıldı. Blog, makale ve haber dallarında 6 ödülü bulunuyor. Politik Akademi'nin genel koordinatörlüğünü üstleniyor.


By


Readers Comments (0)