AB » ABD » Fuat Karacalı » Orta Doğu » TR

Türkiye-AB İlişkilerinde OrtaDoğu

Nisan 3, 2011   ·   1 Comments

Türkiye’nin Ortadoğu ve AB arasındaki konumunu incelerken birden fazla husus üzerinde durmak gerekecektir. Avrupa tarafından bakarsak; küresel bir güç olmak isteyen AB Türkiye’yi bünyesine alarak sorunlu bir bölge olan Ortadoğu da Suriye, Irak, İran gibi ülkelerle komşu olmaktan çekinmektedir. Ayrıca AB tarafından nasıl bir Türkiye algısının mevcut olduğu da önemli bir soru işaretidir. Bazı görüşlere göre Türkiye bir Ortadoğu ülkesi iken, bazı görüşlere göre ise Türkiye batının bir parçası olduğu vurgulanmaktadır. Ortadoğu’da ki algıda buna paraleldir. Ortadoğu toplumları Türkiye’yi Ortadoğu – Arap- İslam sentezinden çok Batının bir parçası olarak görmektedir. Samuel Huntington’ın da savunduğu gibi Türkiye iki medeniyete de tam olarak ait değildir. Türkiye ne tam olarak Avrupalı ne de tam olarak Ortadoğuludur. Fakat her iki taraftan birçok özelliği bünyesinde barındırmaktadır. İşte bu özelliği ona iki bölgede de büyük politik kabiliyetler ve potansiyeller kazandırmaktadır. Durum böyle olunca Türkiye AB’ye ve Ortadoğu ya yönelik politikalarında hassas dengeler gözetmek zorunda kalmaktadır.

Türkiye komşularıyla sürekli iyi yönde gelişen ilişkiler sürdürmesi Ortadoğu bölgesinde daha aktif bir dış politika izlemesi ve AB politikalarıyla paralellik izleyen, sorunların çözümünde diplomasiyi öne çıkaran yaklaşımları, AB nin politikalarıyla kendi politikalarını uyumlaştırması kendine büyük avantajlar sağlamaktadır. Bu durumda Türkiye nin çok yönlü politikalarını sürdürmesine vesile olmaktadır.

Türkiye’nin Ortadoğu ile olan kültürel, dinsel, tarihsel bağları bölge politikalarını sürdürmesi için çok önemli bir özelliktir. Türkiye’yi tam üye olarak bünyesine alması durumunda AB bu değerli özelliği de kazanmış olacaktır. Türkiye’nin sorunlu bir bölge olan Ortadoğu da tüm taraflarla iyi ilişkiler içinde olması onu potansiyel, başarılı bir arabulucu yapmaktadır.

Filistin’e en büyük yardımı sağlayan unsur olan AB, sık sık İsrail hükümetinin eleştirilerine hedef olmaktadır. Diğer taraftan İsrail’in en büyük ticari partneri de AB dir. Bu durum siyasi objeler arasındaki işbirliği potansiyelini artırmaktadır. Türkiye ise İsrail’le özellikle güvenlik konusunda işbirliği yapmış olan yakın ilişkilere sahip ülkelerden biridir. Ancak Türkiye’nin Ortadoğu ya yönelik mevcut politikalarında bir arızaya sebep vermemek için hassas dengeleri göz önünde bulundurma zorunluluğunu taşımaktadır. İsrail üzerinde benzer politikalar izleyen AB’nin bu konuda Türkiye ile diplomatik güçlerinin birbirini tamamladığını ileri sürmek olasıdır.

1979 yılından itibaren Türkiye ile İran arasındaki mesafeli tutum, 2000’li yıllardan itibaren politik ve ekonomik bakımdan iyileşme sürecine girmiştir. AB’nin İran’a yönelik politikalarının temeli ise doğalgaz boru hatları üzerinde enerji ve İran’ın mevcut nükleer çalışmaları sebebiyle de güvenliktir. Fakat Türkiye bu nükleer çalışmalar konusunda, izolasyon ve cezalandırmadan yana tutum sergileyen ABD’ den farklı olarak diplomatik yolların kullanılması gerektiğini düşünmektedir. Hatta Türkiye bu sorunda uluslararası bir rol oynayarak konuya yakinen muhataptır.

İran sahip olduğu ekonomik potansiyel, enerji kaynakları ve bölgede oynadığı önemli rol ile AB tarafından kaybedilemeyecek bir ülkedir. İran’ın batıya açılmasında en olası kapı Türkiye olarak gözükmektedir. Bu durumda AB’nin İran politikalarını uygulayacağı en önemli merkez Türkiye olmaktadır. Bu konuda da Türkiye ile AB’nin politikalarının uyumlaştığını görmekteyiz.

İran ile benzer bir şekilde Türkiye ve Suriye arasındaki gergin ilişkiler 2000 yılından itibaren bir yumuşama havasına girmiştir. Yalnızca Türkiye için değil, Suriye ve İran içinde önemli bir tehdit unsuru olan etnik milliyetçilik terör sorunları ülkeler arasında ki işbirliği potansiyelini arttırmaktadır. AB ise mevcut süreçte Suriye ile olan ilişkilerini normalleştirme çabalarındadır. Eğer AB bu konuda da Türkiye ile birlikte hareket ederse, Suriye’yi izolasyona uğramış olan statüsünden kurtarabilirler.

Türkiye Irak’ta da en önemli unsurlardan biridir. ABD’nin Irak’a müdahalesinden sonra Türkiye’nin Irak’ın toprak bütünlüğünü en çok savunan ülkelerin başında gelmesi, Amerikan askerlerinin toprakları üzerinden geçmesine izin vermemesi bölgede Türk politikalarına karşı olan güvenin sağlanmasına ve Türkiye’nin bölge ülkeleri üzerindeki prestijinin artmasına sebep olmuştur.

Tüm bu açıklamalardan da anlaşılacağı gibi Ortadoğu da etkin bir güç olan Türkiye, İkinci Dünya Savaşı sonrası bölgedeki etkinliğini kaybeden Avrupa için önemli bir koz olabilir. Türkiye’ AB’ye üye olması durumunda Avrupa birliğinin bölgede etkin bir güç olma potansiyelinin bulunduğu su götürmez bir gerçektir.

Stratejik bölgelerin kesişme noktasında bulunan Türkiye’nin karmaşık bir dış politika izlemesi anlaşılabilir bir durumdur. AB’ ye yönelik güvenin azalması veya ilişkilerdeki olası gerginlikler Türk Dış Politikasında başka bölgelere öncelik verilmesine neden olmuşsa da mevcut ilişkiler çerçevesinde Türkiye’nin Ortadoğu’da ki gelişmelere kayıtsız kalması beklenemezdi. Türkiye bu politikaları izlerken dahi AB politikalarıyla uyumlaşmasına önem vermiş ve “çok yönlü “ politikalarından geri adım atmamıştır.

Türkiye bölgenin en fazla nüfuza sahip ülkesi olması yanı sıra laiklik, demokrasi, serbest piyasa ekonomisinin işlerliği gibi batı değerlerini bünyesinde barındırıyor olması Türkiye’yi AB gözünde bölgede vazgeçilemez kılan başlıca özelliklerdir. Türkiye Ortadoğu ülkelerinden özellikle ekonomik ve siyasi kültür açısından farklı olasına rağmen, bölgedeki olaylara kayıtsız kalamayacak ilişkiler silsilesi içindedir. Türkiye mevcut konumundan dolayı Avrupa ve AB den daha çok daha fazla Orta doğudaki stratejik dengelere ilgi göstermek zorundadır.

Türkiye’nin AB üyeliği Avrupa Birliğine Ortadoğu’ya yönelik politikalarında avantaj sağlayacağı kuşkusuzdur. Avrupa da ki genel görüşe göre Türkiye’nin bölgede ki etkisi sebebiyle Ortadoğu ile AB arasında bir köprü vazifesi görebileceği dile getirilmektedir. Türkiye’nin de Ortadoğu ya yönelik diplomatik duruş ve tavrı ABD’ den daha çok AB ile paralel çizgide bulunmaktadır. Avrupa Birliğinin, bölgenin deneyimli ve etkin gücü Türkiye ile birlikte izleyeceği politikalar sayesinde bölge üzerindeki saygınlığı ve itibarı artacaktır.

Duruma Ortadoğu açısından bakacak olursak; AB -Türkiye ilişkileri Ortadoğu’yu ilgilendiren en önemli tartışma konularından birisidir. Bunun en önemli nedeni olarak Türkiye’nin açıkça Avrupalılaşma süreci içinde olan tek Müslüman toplum olması gösterilmektedir. Ayrıca Türkiye’nin AB üyeliğinin Batı da İslam dünyasına karşı olan negatif düşüncelerin kırılmasını sağlayacağını düşünen Ortadoğu devletleri böylelikle “Medeniyetler Çatışması “ kavramının geçersizliğini ileri sürebileceklerdir.

1. Türkiye’nin Avrupa Birliği Sürecinin Ortadoğu Politikalarına Katkıları

Türkiye’nin siyasi ve hukuki altyapısında gerçekleştirmiş olduğu reformlar ve AB’ye üyelik sürecinde atmış olduğu adımlar ülkeyi Ortadoğu da özgün bir konuma yükseltmiştir. Türkiye uzun zamandır Orta doğunun kargaşalı ve Avrupa’nın barış ve istikrar düzeni arasında dengeli bir siyaset izlemeye çalışmıştır. Türkiye’nin bölgeye yönelik dış politika kararları AB’nin dış ve güvenlik politikalarıyla uyum içindedir.

Türkiye modernliği, siyasi gelişmişliği iktisadi kalkınması ve dinamik kamuoyu ile İslam ve demokrasiyi kendi bünyesinde barındırabilme kabiliyetiyle Ortadoğu ülkelerine örnek teşkil etmektedir. Türkiye içinde bulunduğu istikrarsızlık ve kargaşa ortamının Ortadoğu’nun kaderi olmadığını göstermiştir. Örneğin İngiltere’nin Suudi Arabistan Büyükelçisi, Körfezde reform taleplerinin büyük ölçülere ulaştığını AB’ ye giriş sürecinde bulunan Türkiye’nin iyi bir örnek teşkil ettiğini belirtmiştir.

KİK ülkeleri Avrupa Birliği ile ilişkileri geliştirmeyi amaçlamaktadır. 11 Eylül sonrası yeni güvenlik ortamı ve Irak savaşı, tarafları ortak stratejiler ve amaçlar edinmeye zorlamaktadır. İşte bu amaçların uygulanmasında köprü görevi görme potansiyeli en çok Türkiye’de bulunmaktadır. İlişkilerin şu anki durumu pekte iyi olmasa da elde edilecek ortak kazanımlar ilişkilerin gelişmesine katkı sağlayabilecektir. Körfez güvenliğinin belirleyici aktörünün ABD olmasına karşılık özellikle KİK ülkeleri AB’nin bu konuda daha aktif rol üstlenmesini istemektedir. ABD’nin körfez güvenliğini sağlamada düştüğü zaaflar ve bölgede ki artan Amerikan düşmanlığının arttığı bir dönemde AB’nin bölgeye girmesinin ve kalıcı bir güvenlik rejiminin oluşturulması yönünde yapacağı katkılar bölgedeki etkinliğini arttıracaktır. Türkiye’nin AB mekanizmalarında alacağı aktif roller bu işbirliğini kolaylaştıracaktır. Bun olası işbirliği potansiyelinin izleri şimdiden ortaya çıkmış bulunmaktadır. AB KİK ve Türkiye Körfez bölgesinde baş gösteren nükleer güce sahip bir İran olgusuna karşı aynı siyasi çizgi üzerinden hareket emektedir. Bu aktörlerin hepsi nükleere güce sahip bir İran’ın bölgede bulunmasını istememekle beraber ABD’nin İran’a yönelik ağır yaptırımlarda bulunmasına da karşı çıkmaktadır. Bu ülkeler bölge sorunlarının barışçıl yollarla çözülmesini talep etmektedirler.

2.  Son Dönemde Türkiye’nin Ortadoğu’ya Yönelik Politikalarında Eksen kayması tartışmaları; Hedef AB mi Ortadoğu mu?

Türk dış politikasının ana ekseni Batı ile ve elbette söz konusu dönemde ABD ile ilişkileri bozmama temeli üzerine oturduğu için Ankara’nın Orta doğuyu etkileme kapasitesi hep sınırlı düzeyde olmuştur. 1990’larla beraber, Türkiye’nin Ortadoğu’yu algılamasında meydana gelen değişimler, Orta Doğu politikalarında da değişikliklere neden olmuştur.  Türkiye uzun yıllar Ortadoğu da politikasızlıkla suçlanmıştır. Fakat Türk dış politikasında son zamanda yaşanan gelişmeler bu görüşlerin aksine, Türkiye’nin sessiz sedasız ve kimsenin tepkisinden çekinmeden etkin rol oynama arzusunda olduğunu göstermiştir. Yaşanan son gelişmeler Türkiye’nin bölge sorunlarının çözümünde kilit bir konuma sahip olduğu yorumlarının yapılmasına vesile olmuştur.[1]

Son zamanlarda Türkiye’nin Orta Doğu’daki girişimleri, oyun kurucu ve süreçleri dizginlemek isteyen bir aktör olduğu ve dolayısıyla ister-istemez taraf olduğu görüntüsünü çizmektedir. Bu açıkça ifade edilmese de bir paradigma değişikliğine gidildiğinin göstergesidir. Türkiye, yaptığı girişimler ile bölgesel güç/aktör olma arzusunu göstermiştir. Bu doğrultuda da birtakım adımlar atmıştır. Türkiye’nin bölgesel güce dönüşebilmesi için geleneksel Ortadoğu politikasından kopup yeni bir politika-strateji çerçevesi üretmesi gerekmektedir. Bu da aslında bir paradigma değişikliği ile mümkündür. Türkiye’nin bölgesel sorunlara müdahil olma ihtiyacı hissetmesinin nedenlerini 11 Eylül sonrası değişen Orta Doğu denkleminde aramak gerekir. Irak işgaliyle birlikte ABD ve Türkiye’nin bölgesel konulardaki bakış açılarının farklılaştığı ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda 1 Mart tezkeresi bir milat olarak yorumlanabilir. Tezkerenin reddi Türkiye’nin, ABD’nin bölgeyi yeniden dizayn etme arzusu, hedefi ve araçlarına katılmadığını ortaya koymuş ve ABD ile Türkiye arasında bir frekans ayrışmasını doğurmuştur.

1 Mart tezkeresi kaçınılmaz olarak Türkiye ile ABD arasındaki ilişkileri etkilemişti. Özellikle ABD ordusu ve “Yeni Muhafazakârlar” gücenmişlerdi. Temmuz 2003’te Kuzey Irak’ta “çuval olayı” cereyan etti ve ilişkiler daha gerginleşti. 7 Ekim 2003’te ise TBMM, ABD’nin Irak’ı işgalinden sonra BM Güvenlik Konseyi’nin de onayı ile kurulan “Koalisyon” kuvvetlerine katılmak üzere Irak’a önemli miktarda kuvvet gönderilmesini kabul etti. Oysa bu kararın uygulanması Irak’ta ABD müdahalesinden kısa bir süre sonra patlak veren şiddet ve terör olaylarından sonra 1 Mart tezkeresinin uygulanmasından kat kat daha riskli olacak ve Türkiye şehit tabutlarının gelmesi ile iç politikada ağır siyasi bunalımlara sürüklenecekti. Neyse ki Araplar ve Kürtlerin muhalefeti yüzünden TBMM’nin aldığı karar uygulanamadı.

Irak Savaşı’nın Ortadoğu’da bir Pandora kutusu açacağı kehanetinde bulunanlar haklı çıktılar. Bush yönetimin inanılmaz basiretsizliği ABD’nin politik gücüne ve inandırıcılığına ağır bir darbe vurdu; bölgedeki dengeleri bozarak, Irak’ı zayıflatarak ve istikrasızlığa sürükleyerek, İran’ı kuvvetlendirerek ve kökten dinci cereyanları körükleyerek aleyhine çevirdi. Bu karmaşa ortamında, Türkiye, yürüttüğü aktif ve genelde yaratıcı ve isabetli politika ile Ortadoğu’daki jeopolitik ve ekonomik mevkiini perçinleştirdi. Ne var ki, bu politikanın zaman zaman tereddütler doğuran, eleştiri çeken yönleri de hiç yok değildi. Örneğin, Irak’ın toprak bütünlüğünü korumak amacı kuşkusuz yerindeydi, fakat bu amaç Kuzey Irak’ta özerkliklerine kavuşmuş olan ve Bağdat’ın zaafı yüzünden gittikçe daha bağımsız bir siyaset gütmek imkânına kavuşan Kuzey Irak Kürtleri ile 2009 yılına kadar gerçekçi bir ilişki kurulmasını engellememeliydi. Kuzey Irak’ta Kandil bölgesindeki Kürt teröristlere karşı yürütülmek istenen operasyonlar 2007 yılına kadar ABD ile olduğu kadar Kürt yönetimi ile de sürtüşmelere neden oldu. 2009 yılına kadar Kürt meselesinin çözümü için bir açılım politikası başlatılamaması da tabiatı ile bir zaaf unsuru oluşturuyordu.

AKP Hükümeti’nin Ortadoğu ülkeleri ve hatta Afrika ülkeleri ile ikili ilişkileri geliştirmek konusundaki çabaları takdir edilmelidir. BM Milletler Güvenlik Konseyinin geçici üyeliğine seçilmek için sarf edilen gayretler başarıya ulaştı, Türkiye en iyimser tahminlerin bile ötesinde destek sağlayabildi. Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkeler ile de ilişkiler çok daha yüksek bir seviyeye çıkarıldı, bu ülkelerden Türkiye’nin ekonomik büyümesine özlü katkıda bulunabilecek düzeyde direkt yatırımlar temin edilebildi. Türkiye’nin bütün bölge ülkeleri ile hatta Kuzey Irak ile ticareti rekor düzeylere ulaştı. Bu politikanın bir özelliği de mikro diplomasinin iyi kullanılmasıdır. Bundan kasıt yalnızca Hükümetler arası ilişkiler ile yetinilmemesi ve bir ülkenin politik yelpazesinde yer alan bütün unsurlar ile diyalog kurulmasıdır; Irak’ta çeşitli Şii ve Sünni gruplarla ve aşiretlerle temas edilmesi gibi.

Türkiye aynı yaklaşımı Lübnan’da da sergiledi. 2006 yılındaki İsrail saldırısından sonra Lübnan’daki Birleşmiş Milletler kuvvetine katkıda bulunurken iç politikada uzlaşma sağlanmasında da önemli rol üstlendi. Türkiye bugün Filistinlilere en fazla politik ve mali yardım sağlayan bir ülkedir. 2008 sonunda Gazze’ye saldıran İsrail’e karşı en şiddetli tepki yine Türkiye’den geldi. İsrail’in orantısız kuvvet kullanması genellikle reaksiyon doğurduysa da diğer Arap ve Müslüman ülkelerinden hemen hemen hiçbiri Türkiye kadar ileri gitmedi. Gazze ablukası konusunda da Türkiye’nin tutumu Gazze ile sınırını açmakta isteksiz davranan Mısır’ın tutumu ile çelişki teşkil etti. Mısır’ın sınırı açmakta ayak sürtmesi Müslüman Kardeşlerin bir uzantısı olarak gördüğü Hamas’a antipatisinden kaynaklanıyordu.

Türkiye ise, Mısır’ın aksine, başından beri Hamas’a elini uzatmıştı. O kadar ki, 2006 Şubatında Hamas Gazze’de seçimleri kazanır kazanmaz daha Filistin Meclisi bile toplanmadan Hamas’ın sürgündeki lideri Halid Meşal Ankara’ya geldi. O tarihte çok tartışma yaratan bu ziyaretin zamanlamasında belki acele edildiyse de, sonradan Hamas gerçeğinin kabulünden başka çare olmadığı birçoklarınca anlaşıldı. Ancak Hamas ile diyalog kanallarını açık tutarak onu şiddetten vazgeçirip barışa yönlendirirken yanlış yorumları önlemek açısından Hamas’ın avukatlığı görüntüsünden ve din referanslı söylemlerden kaçınmanın önemi göz ardı edilmemelidir. Türkiye’yi bölgede saygın ve cazip kılan hususun halkının Müslüman olmasının yanında, beklide ondan daha önemli demokratik bir ülke olması ve başta AB ve NATO olmak üzere Batı ile kurduğu ve idame ettirdiği yakın ilişkiler olduğu hatırdan çıkarılmamalıdır.

Türkiye-Suriye ilişkilerinde son yıllarda sürekli gelişmeler kaydedildi. iki ülke çeşitli alanlarda işbirliği öngören 40 küsur anlaşma imzaladılar ve karşılıklı olarak vizeyi kaldırdılar. İki ülke arasında bir Stratejik İşbirliği Konseyi kuruldu. Türkiye Netanyahu Hükümetinin iktidara gelmesinden önce İsrail ile Suriye arasında iki devletin talebiyle arabuluculuk girişiminde de bulundu, fakat bu süreç çok kısa sürede kesintiye uğradı. Netanyahu işbaşına geldikten sonra ise Türk-İsrail ilişkilerine gerginlik daha da arttığından Türkiye’nin arabuluculuk misyonu ifa etmesine pek imkân kalmadı.

Bir noktayı açıklığa kavuşturmakta yarar var. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu Türkiye’nin arabuluculuk yapmadığını, fakat kolaylaştırıcı bir rol oynadığını belirtti. Bakan haklıdır. Arabuluculuk bu görevi ifa eden kişi veya devletin çok ayrıntılı bir çözüm planı sunmasını gerektirir. Türkiye’nin ise rolü daha çok tarafları bir araya getirmek ve müzakere atmosferi yaratmak şeklinde oluyor. Dışişleri Bakanı bir noktaya daha açıklık getirdi. “Neo Ottomanism” tabirini hiçbir zaman kullanmadığını, bunun bir yakıştırma olduğunu belirtti. Medyanın ve bazı düşünce merkezlerinin kullandığı bu terim gerçekten bazı yanlış anlamalara ve çağrışımlara yol açabilecek nitelikteydi.

AKP Hükümeti’nin Ortadoğu politikasının yalnızca bölge ülkelerinin hükümetlerince değil, bu ülkelerin kamuoylarınca da takdir edildiği görülmektedir. Arap ülkelerinde basın hiçbir zaman Türkiye hakkındaki haberlere ve yorumlara bugünkü kadar yer vermemiştir.

Türkiye’nin bugün Ortadoğu’daki rolünün ağırlığı ABD ve AB Hükümetlerinin, medyalarının ve düşünce merkezlerinin de dikkatinden kaçmış değildir. Türkiye’nin AB üyeliğini destekleyenlerin büyük bir kısmı bu rolü ön plana çıkarıyorlar. Fransa’da da aynı görüşler mevcut. “Club des Vigilants” Grubu bir süre önce yayımladığı raporunda Türkiye’nin İran, Irak ve Suriye üzerinde önemli bir nüfuzu olduğunu ve İsrail’in tek Müslüman müttefiki olan Türkiye’yi kaybetmeyi göze alamayacağını vurguladı. Aynı raporda Fransa’nın Ortadoğu’ya yaklaşımında Türkiye ile karşılıklı güvene dayanan bir diyalog eksikliğinden sıkıntı çektiği, bunun Fransa’nın Türkiye’nin AB üyeliği konusundaki çok katı tutumundan kaynaklandığı belirtilmekteydi.

Türkiye’nin Irak Merkezi Hükümeti ile de ilişkileri oldukça yüksek düzeyde. Irak’la da çok sayıda çeşitli işbirliği anlaşmaları imzalandı. Türkiye Irak’ın toprak bütünlüğüne en fazla destek veren ülkelerden birisidir. Kuzey’de özerk Kürt bölgesi ile ilişkiler ise çok yakın zamanlara kadar karşılıklı güvensizlik üzerinde gerginliğini korudu. Irak Cumhurbaşkanı sıfatıyla Celal Talabani’nin Türkiye’ye 7-8 Mart 2008 tarihinde yaptığı ziyaret ve Büyükelçi düzeyinde temsilcilerin Mesud Barzani ile temasları tedricen ilişkilerin normalleşmesine yol açtı. Dışişleri Bakamı Davutoğlu’nun 30-31 Ekim 2009 tarihinde Erbil’e yaptığı ziyaret önemli bir dönüm noktası niteliğindeydi. Bu ziyaret sırasında Erbil’de bir Başkonsolosluk açılmasının kararlaştırıldığı açıklandı.

Irak’ta Amerikan kuvvetlerinin 2011 yılında tamamen çekilmesinden sonra ülkeyi nasıl bir akıbetin beklediği konusunda kimse bugünden sağlıklı bir öngörüde bulunamıyor. ABD kuvvetlerinin Başkan Bush devrinde 35.000 ek askerle takviye edilmesinin güvenliğe yapacağı katkının abartıldığını süregelen terör ve şiddet olayları kanıtlamaktadır. Araplar ile Kürtler arasındaki sorunların kolay kolay çözülemeyeceği bellidir. Dolayısıyla büyük bir ihtimalle, sivil savaş önlenebilse dahi Kuzey Irak bugünkü geniş hareket serbestîsini şu veya bu şekilde muhafaza edecektir. Türkiye’nin güvenlik menfaatlerinin Kuzey Irak ile istikrarlı ilişkiler gerektirdiği artık anlaşılmıştır. Aksi takdirde bu bölge üzerinde Ġran kolaylıkla en nüfuzlu devlet haline gelebilecektir. Irak Kürtleri de asıl bu olasılıktan çekindiklerinden Türkiye’ye gittikçe daha fazla yanaşmak ihtiyacını duyuyorlar. Türkiye’nin Kuzey Irak’a karşı son zamanlardaki açılımını daha da ileri götürmesinde herhalde yarar vardır.

Türkiye’nin İran ile ilişkileri AKP Hükümeti devrinde süratle gelişti. 2008 yılı sonunda İran ile ticaret hacmi 8 milyar dolara varmış ve İran Türkiye’nin en büyük 8. ticaret ortağı olmuştur. Türkiye petrol ithalatının % 36,4’ü İran’dan yapılmaktadır. Rusya’dan sonra Türkiye’nin en büyük gaz tedarikçi olan İran’a bağımlılık oranı % 11 civarındadır. İki ülke arasında Türkmenistan doğal gazının İran üzerinden Türkiye’ye sevk edilmesine, İran doğal gazının Türkiye üzerinden Avrupa’ya nakline ve Güney Pars gaz kaynaklarının belirli fazlarının TPAO tarafından işletilmesine imkân tanıyan bir mutabakat muhtırası mevcuttur.

Türkiye’nin İran ile ekonomik ilişkilerine ve enerji alanındaki işbirliğine kuşkusuz kimse itiraz edemez. Ne var ki bir yandan İran’ın nükleer programları konusunda BM Güvenlik Konseyi üyelerinin, genellikle Batılı devletlerin, İsrail’in ve Körfez ülkelerinin duyduğu endişelere, diğer yandan İran’da bugünkü yönetime karşı İran halkının önemli bir kısmının gösterdiği tepkiye tamamen kayıtsız kalmanın ne kadar doğru bir tutum olduğu tartışılabilir. Ayrıca, ABD’nin İran’a uyguladığı ambargo kapsamının hatırdan çıkarılmaması uygun olur. Türkiye Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın İran’ın nükleer programları konusunda şeffaf davranmadığı yolundaki değerlendirmelerine katılmadığından Ajans Guvernörler Kurulu’nda yapılan oylamada İran’ı kınayan Batılı devletlerden ayrılarak çekimser kaldı. Bu tutum, ileride ABD’nin isteği yönünde BM Güvenlik Konseyi’nde bir oylama yapıldığı takdirde Türkiye’nin nasıl hareket edeceği sorusunu beraberinde getirdi. Mesele bundan da ibaret değil. Türkiye İran’ın nükleer güce sahip olmasının kendi güvenliği bakımından yaratacağı potansiyel tehdidi görmezden geldiği intibaını verdiği gibi, İran’ın nükleer programlarının nükleer silah imalini hedeflemediği yolunda yaptığı ve kimsenin inanmadığı beyanlara adeta kefil oluyor. Ayrıca İsrail’in nükleer silah sahibi olmasının İran’ın da aynı yola gitmesini haklı gösterdiğini ima ediyor. İyi de İsrail ta 1960’ların başında Fransa’nın yardımı ile bu silahlara sahip olmuştu. Nükleer silahların yayılmasının önlenmesi antlaşmasının İran’ın aksine üyesi değildi. Kaldı ki, İsrail’in nükleer gücünün İran’a yönelik olduğu da iddia edilemez. İsrail’in nükleer silahlarından şikâyete haklı olan İran değil, Arap devletleridir. Onların birçoğu da İsrail’den çok İran’dan endişe duymaktadırlar.

İran’daki teokratik ve otokratik devlet sistemi Ahmedi Necat’ın tartışmalı seçimler sonunda tekrar Cumhurbaşkanı seçilmesinden beri sık sık büyük kalabalıkları seferber edebilen gösterilerle protesto ediliyor. Elbette İran’ın içişlerine karışmak uygun değildir. Fakat Türkiye’nin daha fazla demokrasi isteklerine karşı tamamen lâkayt kaldığı izlenimini vermesi de doğru sayılamaz.

Türkiye’nin dış politikasının Ortadoğu üzerinde yoğunlaşması Türkiye’nin genel siyasetinde bir eksen kayması olup olmadığı sorusunu gündeme getirdi. Aslında Ortadoğu’da Türkiye’nin çok aktif gözüken dış politikasının, bazı üslup sorunları ve aşırı dini hassasiyet ifadelerine rağmen, NATO üyeliği ve AB ile üyelik müzakereleri yürüten bir ülke statüsü ile bağdaşmayan bir yönü yoktur. AB ile müzakerelerdeki durgunlukta AB ülkelerinin sorumluluğu Türkiye’nin sorumluluğundan daha fazladır. Kaldı ki şu anda dünyada en çetin ve çetrefilli sorunlar Ortadoğu bölgesindedir ve bu durumun Türkiye’yi Avrupalı ülkelerden daha fazla ilgilendirmesi şaşırtıcı olmamalıdır. Türkiye’nin Ortadoğu politikasının, şimdiki aşamada, ABD’nin politikası ile çatışmadığı da belirtilmelidir.

Türkiye’nin Ortadoğu ya yönelmesini eksen kayması tartışmalarından ziyade, bölgede yaşanan sistematik güç değişimiyle ilgili olduğu görülmektedir. Dış politikayı sistemde yaşanan sistematik güç değişimlerini göz ardı ederek açıklamak mümkün olsa bile, bunun yeterli bir analiz çerçevesi oluşturması her zaman mümkün değildir. Türkiye’nin yeni dönemde özelde Ortadoğu olmak üzere küresel düzeyde daha etkili bir aktör olabilmesi için içsel sorunlarını küresel değerler ölçeğinde çözmesi gerekmektedir. Nitekim Osmanlı’dan gelen tarihsel tecrübesi de dikkate alındığında Türkiye, eksen kayması sorununu çözebilecek bilgi ve deneyime sahip bir ülkedir. Sistemde yaşanan her türlü değişimin, sistem içerisindeki aktörlerin davranışlarını ve tercihlerini etkilemesi kaçınılmazdır.

Geçmiş dönemde Türkiye başta doğusu olmak üzere birçok bölgeyi ihmal ederek Batı ile ittifaklarına önem verirken, Türk Dış Politikasında ki bugünkü değişim farklı şekillerde analiz edilmekte, Türkiye’nin Ortadoğu ve diğer bölgelerle yakınlaşmasının AB ile ilişkilerin kötüleşmeye başladığı için ortaya çıkan bir süreç olduğu iddia edilmektedir. Bu yakınlaşmanın Ortadoğu’nun Türkiye’ye coğrafi ve kültürel yakınlığının yanı sıra muhafazakâr bir görüşe sahip olan AKP hükümetinin iletişim kurmasının daha kolay olduğu varsayımından yola çıkılarak yapıldığı yorumları da yapılmaktadır. Fakat bu konuya farklı açıdan yaklaşan görüşler ise Türkiye de AB’ye yakınlaşma çerçevesinde gerçekleşen demokratikleşme süreci Türk Politikacılara başarılı bir bölgesel politika sürecinde güven sağlamıştır. Bu görüşe göre Türkiye AB üyeliğine yaklaştıkça Ortadoğu ile daha yakın ilişkiler kuracaktır. Bazı analistler, Türkiye’nin Ortadoğu’da atacağı adımların AB’ye üyelik süreciyle birbirine paralel olacağına inanmaktadır. Sonuç olarak Türkiye’nin Arap Dünyasına yönelik değişen ve aktifleşen politikası AB – Türkiye ilişkilerini olumsuz etkilememektedir.

Türkiye, bölgesiyle yakın ilişkiler kurmanın normal olduğunu ve bunu belirli bir değerler sistemine bağlı gerçekleştirdiğini her fırsatta vurguluyor. Nitekim Sayın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Kore Gezisi’nde yaptığı açıklamada, Türkiye’nin komşuları ve İslam ülkeleriyle ilişkilerini ‘eksen kayması’ gibi göstermenin bilgisizlik ve kötü niyet olduğunu söyleyerek, ülke ekseninin de tartışılabileceğini, ancak bunun insan hakları, demokrasi ve özgürlük bazında olabileceğini belirtmiştir.

Türkiye’nin dış politikasında önemli bir sapma söz konusu değildir. Türkiye’nin temel doğrultusu Batı ile işbirliği çerçevesinde şekillenmektedir. Geçmiş dönemde Türkiye’nin bu yönde olmuştur ve hala da öyledir. Zaman zaman sağa sola kaymalar olsa da ana eksende, temel doğrultuda bir değişiklik söz konusu olmamıştır. Bununla beraber bugünkü dış politikayı çok yönlülük ya da çok taraflılık olarak ifade etmek, daha doğru bir değerlendirme olur. Türk dış politikasına bütünüyle bir alternatif esasen yararlı olmayacağı gibi mümkün de değildir. Ama Batıyı tamamlayıcı ve dengeleyici nitelikteki çevresel ve bölgesel politikalar her zaman gerekli ve yararlı olacaktır.

Türkiye her ne kadar daha önce Ortadoğu ile ilişkilerini, Batıyla olan ilişkilerini tehlikeye atmayacak seviyede götürdüyse de, artık Ortadoğu ile ilişkilerin geliştirilmesi Batıyla olan ilişkiler bağlamında değerlendirilemez. Türkiye güvenlik sorunlarını Batı’ya ve ABD’ye yaslayarak çözme politikasını terk etmiştir. Türkiye, bölgeye yönelik politikalarında kendi ayakları üzerinde durabilen, kendine güveni olan ve bölgede liderliği kabul edilen bölgesel bir güç konumundadır.

Türk dış politikasına bütünüyle bir alternatif, esasen yararlı olmayacağı gibi, mümkünde değildir. Ama Batı’yı tamamlayıcı ve dengeleyici nitelikte çevresel ve bölgesel politikalar her zaman gerekli ve yararlı olacaktır.

Tüm bu politikalara çerçevesinde Türkiye aslında sabit verileriyle dünya denkleminin yeniden şekillenmesinde kendisinden beklenen hamleleri yapmaya başlamıştır. Aslında Eksen kayması yok,  eksenin yerine oturması vardır.

Fuat Karacalı

Uluslararası İlişliler Uzmanı

Yazarın tüm yazıları için tıklayın. Yazara E-Posta atmak için tıklayın.

 


[1] KESKİN Arif  : “Türkiye’nin Ortadoğu Politikasında Paradigma Değişikliği “ uluslararası ilişkiler ve stratejik analizler merkezi .. http://www.turksam.org/tr/a1763.html

 

 

Politik Akademi (130 Posts)

2007'den bu güne "Değiştirmek için anlamak, anlamak için Politik Akademi" sloganıyla "Dünya"nın haber ve analizini veriyoruz...


By


Readers Comments (1)

  1. Geri says:

    Your answer lifts the inegllietnce of the debate.