3. Dünya » ABD » Fuat Karacalı » Orta Doğu » TR

11 Eylül ve Irak Savaşı Sonrası Türkiye’nin Ortadoğu Politikası

Mayıs 2, 2011   ·   0 Comments

Körfez Krizi ile beraber Türkiye’nin Orta Doğu politikasının 1980-88 döneminde başlayan hareketliliğin yeni bir aşama kaydederek Türk Dış Politikasında kendisini Türkiye-Irak-ABD denklemine taşıdığı gözlenmiştir. Türkiye’nin, 1990 sonrası dış politikasında Körfez Krizi ve sonrası gelişmeler bundan sonraki güvenlik politikalarını ciddi biçimde etkilemeye başlamıştır.   Sonuçta,  Türkiye’nin Körfez politikası, ABD ile olan stratejik ilişkileri ile ABD’nin Kürtlere ve Saddam’a yönelik politikaları arasında sıkışıp kalmıştır.[1]

Soğuk Savaşın sona ermesi ve özellikle, 11 Eylül sonrası uluslar arası ilişkilerde ulusal ve küresel tehditlerin yapılarında meydana gelen değişikler sonucunda, güvenlik algılamalarında ciddi değişikliklerin görülmesi ve yeni gereksinimlerin ortaya çıkası kaçınılmaz olmuştur

Bush yönetiminin işbaşına geldiği 2001’in başında hareketlenen uluslararası ilişkileri esas tetikleyen gelişme “11 Eylül” olmuştur. Artık bu tarihten itibaren ABD’nin dış politikasında güvenlik unsuru daha öncelikli bir konuma sahip olurken Orta Doğu bölgesi yeniden politik gündemin odağına yerleşmiştir. Afganistan’da Taliban rejiminin El- Kaide ile işbirliği yaptığı için devrilmesinden hemen sonra Irak üzerindeki Amerikan baskıları yoğunlaştırılmış ve en sonunda BM kararına dayanmaksızın tek başına harekete geçen ABD, Irak’ı 2003 Martının sonlarına doğru işgale başlamıştır. Bu süreçte Türk-Amerikan ilişkileri yeniden gündeme gelmiş, her zaman kriz zamanlarında hatırlanan Türkiye bir kere daha Beyaz Saray/Pentagon ekibinin ilgi odağı olmuştur. Ancak ABD’nin yaklaşan Irak’ın işgali sürecinde Türkiye ile hangi çerçevede ve ne kadar bir işbirliği arzuladığının yeterince açık olmamasının Türk siyasetçilerinde yol açtığı tereddütler 1 Mart tezkeresinin Meclise takılmasına neden olmuştur. Bu gelişmede kimin ne kadar rolü olduğu ayrı bir tartışma konusu olmakla beraber asıl önemli olan Türk-Amerikan ilişkilerinin kısmen de olsa rayından çıkmış olduğuydu. İşte bu ortamda 2003 Temmuzunun başında 11 Türk subayının Süleymaniye’de tutuklanması olayı Türkiye’de soğuk duş etkisi yapmıştır. 45 yıllık NATO müttefiki iki ülkenin askerleri arasındaki güveni derinden sarsacak bu olayın ABD’nin PKK/KADEK terör örgütünü kollamak istemesinden çıkması ise olayın asıl endişe verici tarafı olmuştur.[2]

11 Eylül sonrasında Bush’un adıyla yeni Amerikan dış politikasının temel felsefesini oluşturan “Bush Doktrini” açıkça dünyayı tekrar Soğuk Savaş yıllarında olduğu gibi ikili bir ayırıma tabi tutmaktaydı. Bush, 26 Eylül’de Kongre’deki mesajında tüm ülkelere bir seçim yapması gerektiğini “ya bizimle berabersiniz ya da bizim karşımızda teröristlerle” ifadeleriyle net bir şekilde ortaya koymaktaydı. Yeni Amerikan politikasında artık “Sovyet tehdidi” retoriğinin yerini “terör tehdidi” retoriği almıştı. Bush’un şer ekseni olarak nitelediği ve teröre destek vermekle suçladığı devletlerarasında Irak da yer alıyordu. Bush Doktrini’ne 2002 Ocağından itibaren ama özellikle 2002 Eylülünde kamuoyuna açıklanan Ulusal Savunma Stratejisi ile somut bir içerik kazandırılmıştı. “Önleyici savaş” veya “önceden saldırı” stratejisi adı verilen politika çerçevesinde ABD yönetimi artık çok taraflı işbirliği yerine tek taraflı inisiyatif kullanarak Amerikan çıkarlarını ve güvenliğini savunmaya dönük bir strateji izleyeceğini ortaya koymuş oldu. Bu stratejinin özü tehdidin niteliğinin ne olduğuna Amerikan yönetiminin karar verecek olması ve bu konuda kullanılacak araçların belirlenmesi konusunda da inisiyatifin ABD’de olmasıydı. Amerikan yönetimi tehdit ve kitle imha silahları kavramlarını yan yana kullanarak hem teröristlerle bağlantılı hem de kitle imha silahlarına sahip olmaya çalışan ülkeleri tehdit olarak görmekte ve bunlara karşı gerekirse tek başına harekete geçme hakkına sahip olduğunu ileri sürmekteydi.[3]

Irak’a yeni bir Amerikan saldırısının gündeme geldiği 2001 yılının sonlarından itibaren Türkiye, 1990’lar boyunca benimsediği politikasına uygun biçimde, Irak’ın bölünmesine karşı olduğunu, bölgede bir Kürt devleti kurulmasına izin vermeyeceğini ve Irak’taki Türkmenlerin korunmasının öncelikleri arasında olduğunu açıkladı. Dahası, Kürt devletinin kurulmasını savaş sebebi sayacağını ilan etti.

Irak’ın işgaliyle sonuçlanan 2003 Martındaki işgal öncesinde Türkiye’nin Irak politikası öncelikle sorunun barışçıl yollardan çözülmesi Irak’ın BM kararlarına uyması ve BM kararı olmaksızın Irak’a karşı güç kullanılmaması doğrultusundaydı. Bu doğrultuda Türkiye bir taraftan, Irak hükümeti ile diyalog içinde olmaya ve onu BM ile işbirliği yapmaya ikna etmeye çalışırken bir taraftan da bölge ülkeleri nezdinde yaptığı girişimlerle sorunun güç kullanımına varmadan için işbirliği olanaklarını araştırmaktaydı.[4] Bu arada Türkiye ABD’nin olası bir operasyon için kuzeyden cephe açabilmesine olanak sağlayacak biçimde ABD’nin Türkiye’ye ve ırak’ın kuzeyine askeri güç konuşlandırmasına izin vermesi yönündeki baskılar karşısında öncelikle uluslar arası meşruiyetin temel olduğunu vurgulamakla beraber yine de bunun belli koşullar altında mümkün olabileceğini Amerikan tarafına iletmişti.

Türkiye üzerinden Irak’a yönelik ikinci cephenin açılmasına izin verecek tezkerenin 1 Mart 2003’te Meclis’te gerekli çoğunluğu sağlayamaması ABD de soğuk duş etkisi yapmıştır. Bu aşamada Türkiye, çok tarihi bir karar vererek, Türk topraklarında Amerikan askerlerinin konuşlanmasına izin vermedi. ABD ile ilişkilerini tümüyle bozmak istemeyen Türkiye, operasyon başladığı zaman bu ülkeden gelen talep üzerine bazı hava koridorlarını tahsis etti. Ayrıca, insani yardım ve kurtarma operasyonlarında destek sağlama konusunda işbirliği sözü verdi. Bununla birlikte, ABD Türkiye’nin savaş sırasında Kuzey Irak’a girmemesini istedi. Türkiye de bazı koşullar ortaya çıkmadığı sürece TSK’nin Irak’a girmeyeceğini garanti etti.[5]

Savaş sonrası dönemde Türk-Amerikan ilişkileri için en talihsiz gelişme 4 Temmuz’da Süleymaniye’deki Türk irtibat timine mensup özel kuvvet subaylarından 11’inin Amerikalılarca tutuklanması olmuştur. Bu olay iki ülke ilişkilerindeki güven ortamına ve stratejik ortaklığa çok ciddi bir darbe indirmişti. Aslında bundan sonra her iki taraf da ilişkinin eskisi gibi olmayacağını gayet iyi bilmekteydi. Gerçekten bu olayla birlikte, taraflar kabul etmek istemese de, Türk-Amerikan ilişkilerinde bir yol ayırımına girildiği anlaşılmıştı.[6]

Daha önce Türkiye’den asker talebinde bulunan Amerikan yönetiminin PKK/KADEK konusunda net bir tavır ortaya koyamamasının da etkisiyle, taraflar arasındaki müzakerelerden tatmin edici bir sonuç alınamaması, hatta ABD’nin Irak’taki grupların muhalefetini önemsiyor bir tavır ortaya koyması Türk hükümetinin Meclisten 7 Ekim’de aldığı Irak’a asker göndermeye ilişkin izin tezkeresini 7 Kasım’da kullanmamama kararı almasına yol açmıştır Bu arada tarafların Irak politikasında olduğu gibi Suriye ve İran politikalarında da farklı noktalarda oldukları anlaşılmıştı. Özellikle İsrail hükümetinin Filistin konusundaki sert tutumunu sürdürmesi ve Amerikan yönetiminin sessiz kalması ya da dolaylı da olsa bu politikaya destek vermesi Türk-Amerikan ilişkilerinin genel olarak Orta Doğu politikasında da ciddi bir farklılaşmanın ortaya çıktığını göstermekteydi.[7]

Buna karşılık “Büyük Orta Doğu Projesi” adıyla kamuoyuna yansıyan fakat ana parametreleri yeterince açık olmayan yeni Amerikan politikasına Türk hükümeti destek vereceğini açıklamıştır. Türk hükümetinin bu projeden anladığı bölgenin ekonomik ve demokratik anlamda gelişmesine katkıda bulunmak biçimindedir. Ancak ABD’nin bu proje ile neyi amaçladığı konusu kamuoyunda tartışılmaya devam etmektedir. Özellikle Irak’ta başarılı olunacağı varsayımına dayalı söz konusu projenin İsrail güvenlik sorununun yanı sıra ABD’ye bölgede güvenli bir gelecek sağlamayı amaçladığından kuşku duyulmamaktadır.

Özetle Türkiye’nin Irak savaşı ve sonrasındaki politikalarının etkisini incelediğimizde; ABD‘nin Irak’a müdahale edeceği söylentisinin yayılmaya başladığı ilk andan itibaren Türkiye buna karşı olduğunu her fırsatta açıkladığını görürüz. Savaşın engellenebilmesi için ABD ve Bölge ülkeleri nezdinde girişimlerde bulunmuştur. Savaşın engellenmesinin mümkün olmadığını anladığında savaş dışı kalmayı tercih etmiştir. Fakat Türkiye’nin savaşta ABD’nin yanında aktif rol oynamasının, Türkiye’nin Kuzey Irak politikasını önemli ölçüde etkilediği aşikârdır.

Türkiye’nin Irak savaşı sonrasındaki Ortadoğu politikalarının başarısı da tartışmalıdır. Türkiye işgalden bu yana, Irak sorununu Bağdat üzerinden tanımlamasına rağmen bu politikalarının yürütülmesinde yetersiz kalmıştır. Irak’taki tüm siyasi grupları kapsayan bir politika geliştirememiştir. Farklı gruplar Türkiye’ye ziyarette bulunmalarına rağmen, sistemli ve ortak bir hedef çerçevesinde Iraklı gruplar üzerinde etkinlik sağlanmasında başarılı olunamamıştır. Iraklı Kürt gruplarla açıktan bir çatışma havası yaratılmıştır. Diğer yandan, Türkiye’nin Türkmenler politikasında da önemli sorunlar bulunmaktadır. Irak Türkmen cephesi ise kendisinden beklenen başarıyı gösterebilmiş değildir.[8]

Türkiye, Irak sorununu Orta doğuda ki genel değişim içine yerleştirememiştir. Irak’ı merkeze koyan bütüncül bir yaklaşım yerine, konu bazında dönemsel girişimler ön plana çıkmıştır. Lübnan krizi, Kuzey Irak sorunu İran’ın nükleer projeleri ya da HAMAS’ın iktidara gelmesi konusundaki dış politika hamleleri ve bunların mantığı tutarsızlık göstermiştir. Bölgedeki gelişmeler karşısındaki çelişkili adımlar, Orta doğudaki genel bir başarının Kuzey Irak Politikasına yansımasını engelledi.[9]

Yukarıda belirtilenlerin sonucu olarak, Irak’a komşu ülkelerle birlikte Kuzey Irak’ta ortak bir politika geliştirilmesinde yetersiz kalınmıştır. Savaştan sonra Türkiye’nin Arap ülkeleriyle işbirliğinin geçmiştekilere göre daha iyi olduğu görülmektedir. Fakat Türkiye Arap ülkelerinin dikkatini yeterince Kuzey Irak’a çekememiştir. Dahası, son dönemde İran’la yaşanan yakınlaşma havası Arap ülkelerinde tedirginlik yaratmıştır. Buna karşılık İran Kuzey Irak konusunda Türkiye’ye sıcak mesajlar göndermesine karşılık somut bir adım atmamaktadır.[10]

Fuat Karacalı

Uluslararası İlişliler Uzmanı

Yazarın tüm yazıları için tıklayın. Yazara E-Posta atmak için tıklayın.

 


[1] ARI Tayyar: 2000’li Yıllarda Türkiye’nin Orta Doğu Politikası,” İdris Bal. Der. Türk Dış Politikası. İstanbul: Alfa Yay., 2001, ss. 409-39.

[2] ARI Tayyar: Türkiye, Irak ve ABD: “Soğuk Savaş Sonrası Dönemde Basra Körfez’inde Yeni Parametreler “İdris Bal. Der. Türk Dış Politikası. İstanbul: Alfa Yay., 2001, ss.

[3] KONA Güngörmüş Gamze : “Yeni Irak, Yeni Orta Doğu ve Türk Dış Politikası,” , TASAM Stratejik Öngörü cilt 9 sayı 101

[4] Prof. Dr. Tayyar Arı : “Geçmişten Günümüze Ortadoğu Siyaset, Savaş ve Diploması” Alfa Yayınları 3. basım  ss.. 627

[5] Doç. Dr Ömer Göksel İşyar : Karşılaştırmalı Dış politikalar ; Yöntemler Modeller Örnekler ve Karşılaştırmalı Türk Dış Politikası, DORA yayınevi ,1 baskı Ekim 2009 ss..  675

 

[6] Prof. Dr. Tayyar Arı : “Geçmişten Günümüze Ortadoğu Siyaset, Savaş ve Diploması” Alfa Yayınları 3. basım ss 627

[7] GÖZEN Ramazan: “Türkiye’nin 2. Körfez Savaşı Politikası, Aktif Politika ve Sonuçları “İdris Bal. Der. Türk Dış Politikası. İstanbul: Alfa Yay., 2001,

[8] KUT Şule :” 1990’larda Türk Dış Politikasının Ana Hatları” Günümüzde Türk Dış Politikası (der) Barry Rubin, Kemal Kirişçi

[9] Serhat Erkmen: “Türkiye’nin Kuzey Irak Perspektifi ve Hareket Alanı”  Haziran 07, Stratejik Analiz , ss 22

[10] ARI Tayyar: 2000’li Yıllarda Türkiye’nin Orta Doğu Politikası,” İdris Bal. Der. Türk Dış Politikası. İstanbul: Alfa Yay., 2001, ss. 409-39.

Politik Akademi (130 Posts)

2007'den bu güne "Değiştirmek için anlamak, anlamak için Politik Akademi" sloganıyla "Dünya"nın haber ve analizini veriyoruz...


By


Readers Comments (0)