ABD » Orta Asya » Orta Doğu » Süleyman Sidal » TR

Yeni Muhafazakârlar, ABD Dış Politikası ve Türk Dış Politikasına Yansımaları

Mayıs 3, 2011   ·   0 Comments

Bu çalışma üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde 1970’lerle yükselişe geçen yeni muhafazakârlığın dış politika bağlamında öne çıkan ayırıcı özellikleri ve dayandıkları argümanlar ele alınmaktadır.

İkinci bölümde özellikle 1991’de SSCB’nin yıkılmasıyla sona eren “Soğuk Savaş” sonrası dönemde yeni muhafazakâr dış politikanın ABD dış politikasını nasıl etkilediği G. W. Bush’un 11 Eylül saldırıları sonrasında açıkladığı  “Bush doktrini” üzerinden ele alınmaktadır.

Üçüncü bölümde yeni muhafazakâr dış politikanın “Soğuk Savaş” boyunca ABD’nin müttefiki ve daha sonra başkan B. Clinton’un söylemiyle ifade edersek “stratejik ortağı” olan Türkiye’nin dış politika tutumunda ne gibi değişikliklere yol açtığı, açabileceği ele alınmaktadır.

Fikrimiz, 1991 sonrası tek güç olarak ayakta kalan, tüm dünyada hegemonyasını perçinlemeyi amaçlayan ve bu yolda savaş, şiddet ve baskı araçlarını birincil tercih olarak gören yeni muhafazakâr dış politikanın Türkiye’nin “soğuk savaş” boyunca izlediği kemikleşmiş politikalarında ciddi değişime yol açtığı ve Türkiye’nin dış politikada daha aktif, değişimci, bölgesinde rol alan ve çok eksenli-taraflı politikalar izlemesine yol açtığı yönündedir.

1) Yeni muhafazakârlar

Muhafazakârlık, özellikle köklü değişim süreçlerinde bazı değerleri, kurumları, kuralları, yapıları korumak, değişim sürecinden zarar görmesini önlemek anlamındadır. Batı’da 1789 Fransız İhtilali ile ortaya çıkmış ve eski düzenin savunusunu üstlenmiştir.(Özipek, 2005)

Ancak bugün tartışılan ve yeni muhafazakârlık olarak adlandırılan akım, Avrupa muhafazakârlığından farklı olarak ABD çıkışlıdır ve Amerikan değerlerini muhafaza etmeyi amaçlamaktadır. Bu kapsamda yeni muhafazakârlarca muhafazası istenen değerler bireycilik, insan hakları ve liberal demokrasi ile serbest piyasa ekonomisidir. Dolayısıyla yeni muhafazakârlık, Avrupa muhafazakârlığının değişime karşı, statükocu yapısından çok farklıdır.(Beneton, 1991, s, 76)

Yeni muhafazakârlık, ABD’de 1970’lerle birlikte ivme kazanmıştır. II. Dünya Savaşı sonrasında kapitalizmin içine düştüğü buhranı atlatmak ve savaşın yaralarını sarmak adına uygulamaya konulan Keynesyen ekonomi politikaları ve refah devleti anlayışının yaşanan enerji krizleri ve stagflasyon gibi sebeplerle sıkıntıya girmesiyle yeni muhafazakarlar, eleştirilerini refah devletine ve devletçi ekonomi politikalarına yöneltmişlerdir.(Pilbeam, 2003, s, 22)

 

Yeni muhafazakârlar, Keynesyen ekonomi politikalarının ve refah devletinin toplumları rehavete ve tembelliğe ittiğini belirterek devletin küçültülmesi ve asli görevlerine indirilmesini isteyen yeni liberallerle söylemsel bir ittifak gerçekleştirmiştir. Buna karşın 1960 ve 1970’lerle artan sendikal örgütlülük, toplumsal hareketlilik, karşı kültür hareketleri karşısında muhafazakâr bir tutum sergileyerek toplumun başıboşluktan, otoritesizlikten, dinsizlikten, kuralsızlıktan kurtarılması gerektiğini beyan etmişlerdir.(Dubiel, 1998, s, 59)

Yeni muhafazakârlara göre ekonomi yeniden özel girişime terk edilmeli, devlet birçok alandan çekilerek asli görevlerine dönmeli, serbest piyasa ekonomisinin önündeki her türlü kurumsal, hukuki, siyasi engeller kaldırılması ve bürokrasinin ağırlığı mutlak biçimde azaltılmalıdır. Toplumda var olan daha fazla özgürlük, hak ve demokrasi gibi talepler ise baskı ve denetim altına alınmalı, aile değerleri yeniden tesis edilmeli aile içinde ve toplumda hiyerarşi yeniden güçlendirilerek otorite hâkim hale getirilmelidir.(Heywood, 1998, s, 92)

Yeni muhafazakârlara göre sendikal mücadele, hak hareketleri ve özgürlük talepleri meşru bir zemine dayanmayıp soğuk savaş koşullarında komünist SSCB’nin ABD önderliğindeki özgür dünyayı parçalayıp karıştırmak adına giriştiği oyunlardan ibarettir. Dolayısıyla yeni muhafazakârlar, soğuk savaş dönemi boyunca düşman gördükleri SSCB’nin askeri, siyasi, kültürel her türlü açıdan yok edilmesi gerektiği konusunda hemfikirdirler.

Yeni muhafazakârların en önemli ortak yönlerinden birini oluşturan komünizm karşıtlığı içeride aile değerleri, dindarlık ve milliyetçilik üzerinden kurgulanan bir ideolojinin, sol, sosyalist düşünceler üzerinde baskı kuracak şekilde kullanılmasına, dışarıda ise muazzam bir silahlanma ve teknolojik gelişme ile desteklenen yüksek savunma harcamalarına yol açmaktadır.(Steinfelds, 1979, s, 50-52)

Bu dönemde bakıldığında yeni muhafazakârlığın silahlanma ve aşırı büyüyen savunma harcamalarını finanse edebilmek adına, özellikle iç siyasette muhalefeti saf dışı bırakmak adına vatanseverliği körüklediği görülmektedir. Büyük düşman SSCB ve doğu bloğu ülkeleridir. SSCB’nin ideolojisi olan komünizm, Amerikan değerlerine ve devletine düşmandır. Bu düşmanın dışta olduğu kadar içte de destekçileri vardır. Bunlar, ABD’nin güçlenmesini istemeyen, sürekli muhalefet eden kötü amaçlı çevrelerdir. Böyle bir iç ve dış düşmanlarla çevrili bir toplum algısı yayan yeni muhafazakârlar toplumdaki belli kesimleri “ötekileştirerek” bu öteki kimliği üzerinden bir biz ve bize ait değerler bütünü oluşturmuştur.

Bu kapsamda yaratılan “öteki”, komünist kimliği üzerinden algılanmış ve ön yargılarla beslenerek yok edilmesi gereken düşman statüsüne yükseltilmiştir.(Whitaker, 1987, s, 10)

1970’lerle yükselen yeni muhafazakâr dalga 1980’de Ronald Reagan iktidarında ilk defa kendine yer bulmuştur. SSCB’ye karşı gösterilen yumuşak tavır, Vietnam sendromu ile birleşen ulusal onur ve gururda yaşanan eziklikle birleşmiş ve yeni muhafazakârlarda ABD ulusunun yeniden silkelenip ayağa kalkması için içte ve dışta birlik içinde sert ve ulusal çıkarları ön plana alan bir politika izlemesi şeklinde bir talebe yol açmıştır.

G. Bush ve Clinton dönemlerinde doğrudan etkili olamamalarına rağmen çeşitli dergi ve kurumlar(Foreign Affairs, National Interest, Commentary, Standard Weekly, Heritage Foundation, Jewish Institute for National Security Affairs, Project for the New American Century) vasıtasıyla fikir üretimine devam etmişler ve giderek etkilerini arttırmışlardır. Nihayet G. W. Bush iktidarıyla kendine Amerikan siyasetinde yeniden alan bulan yeni muhafazakârlar özellikle Amerikan dış politikasını belirler hale gelmişlerdir.(Richard Perle, Donald Rumsfeld, Paul Wolfowitz, Dick Cheney, Douglas Feith, Harold Rhode, R. James Woolsey)(Atikkan, 2006, s, 68-69)

Yeni muhafazakârlara göre 1989’da Berlin duvarının çöküşü ile soğuk savaş bitmiş ve zafer kesin bir şekilde ABD’nin olmuştur. Hatta Fukuyama’ya göre bu durum ideolojilerin hakim olduğu çatışmaları da bitirerek tüm anlamlı alternatifleri ortadan kaldırmış ve liberal demokrasi ile serbest piyasa ekonomisini evrenselleştirmiştir. Artık bundan sonra farklı ideolojilerden bahsedilemeyecek dolayısıyla bu ideolojiler arası bir çatışma da meydana gelmeyecektir. Bu yüzden tüm ideolojilerin sonu gelmiş ve tarihin sonuna ulaşılmıştır.(Fukuyama, 1993)

Ancak yeni muhafazakârlara göre komünizm tehlikesinin ortadan kalkması sevindirici olmakla birlikte tüm sorunların ortadan kalktığı anlamına gelmemektedir. Amerika, iki kutuplu dünya düzenin bitmesiyle tek hakim güç haline gelmiştir ve artık önünde ona rakip olacak güçte kimse bulunmamaktadır. Ama küreselleşen bir dünyada koşullar da değişmektedir.

Yeni muhafazakârlar, 1989 öncesi dünyada tehditten bahsederken, 1989 sonrası dünya da risk kavramından bahsetmektedir. Buna göre tehdit, belli bir görünürlüğe ve bilinirliğe sahip bir kavramdır. Belli bir ideolojisi ve etiketi bulunmaktadır. Durduğu yer, yapabilecekleri, gücünün sınırı az çok tahmin edilebilirdir. Ancak küreselleşen dünyada tehdit kavramı yerini riske bırakmıştır. Risk, belirsizlikten kaynaklanır ve yeterince görünür ya da bilinir değildir. Belli bir devlet sınırına ya da ideolojik tanımlara sahip olmadığı için akışkan ve değişkendir. Bu yüzden yapabileceklerinin sınırı, yer ve zamanı belirsizdir. Örneğin Nazi Almanyası ya da Sovyet Rusyası bu anlamda tehdit olarak görülebilecekken, teknoloji ve iletişim devrimi ile her türlü bilgiye ulaşması kolaylaşan ve çok basit malzemelerle bombalar yapabilen, hiçbir devletle ya da örgütle doğrudan, hiyerarşik bağları bulunmayan teröristler ise risk sınıflamasına girmektedir. (Atikkan, 2006, s, 109-112)

Dolayısıyla soğuk savaş bitmiş fakat ABD hala yeterince güvende değildir. Bu yüzden silahlanmanın azaltılması, ordunun küçültülmesi ve savunma bütçesinin denetim altına alınmasını ileri sürenlere kulak asılmamalıdır. ABD, dört bir yandan risk altındandır. Ve bu riskleri bertaraf etmek için soğuk savaş dönemi politikaları ve askeri stratejileri yeterli değildir.(Kadıoğlu, 2003)

Yeni muhafazakârlara göre, ABD’nin önünde kocaman bir soğuk savaş sonrası yönsüz bir dünya ve elinde büyük bir ordu vardır. Kullanılmayan güç anlamsızdır. Bu yüzden ABD, gücünü tüm dünyaya ispat etmeli, hegemonyasını her yerde hâkim kılmalıdır.  “Yeniden Amerikan yüzyılı” gibi projelerle yola çıkan yeni muhafazakârlar, ABD’nin yeniden bir meydan okumaya maruz kalmaması için şimdiden harekete geçmesi ve karşı çıkması muhtemel devletlere ve çevrelere şimdiden müdahale etmesini önermişlerdir.(Fukuyama, 2004, s, 57)

Bu çerçevede 11 Eylül 2001’de meydana gelen saldırılar bir anlamda yeni muhafazakârların ekmeğine yağ sürmüş ve öne sürdükleri fikirleri haklı çıkarmıştır. Çünkü yeni muhafazakârlara göre saldırıların hedefi sadece ABD değildir. Saldırılar ABD’ye, onun temsil ettiği yaşam biçimine, Amerikan değerlerine ve bu değerlerin en önemlileri olan demokrasi ve özgürlüğe karşı yapılmıştır.(Mearsheimer, 2005, s, 3) ABD, bir bütün olarak bu saldırılar karşısında birleşmeli ve bu saldırıyı yapanları ve onu destekleyen devletleri yok etmelidir. Nitekim 11 Eylül sonrasında önce Afganistan sonra Irak işgal edilmiştir.

Samuel Huntington’un Bernard Lewis’ten ödünç aldığı ve geliştirdiği “medeniyetler çatışması” tezi tam da bu döneme damga vurmuştur. Dünyayı kültürler ve bu kültürler arasında oluşan farklılıklar ve çatışmalar üzerinden açıklayan yaklaşım Lewis’in uzmanlık alanı olan Türkiye ve Orta Doğu özelinde daha çok İslamiyet-Hıristiyanlık çatışması üzerinden yürümektedir.(bkz: Huntington, 2005)

Buna göre yeni dönemde ayrımları belirleyenler, ideolojiler, kamplar, fikirler değil, kültürler, dinler ve yaşam tarzlarıdır. Dünya üzerinde belli başlı kültürlerden söz eden Huntington ve Lewis asıl büyük çatışmanın bir birine rakip olan iki kültür olan İslam ve Hıristiyan dünyası arasında gerçekleşeceğini öne sürmektedir.(Atikkan, 2006, s, 213-214)

 

Yeni muhafazakârlara göre yeni düşman artık komünistler değil, küresel terör ve bu terörü destekleyen terörist ülkelerdir. Bu terörist ülkelerin çoğunluğunun Müslüman olması tesadüfî değildir.(İnsel, 2003, s, 5)  Lewis’e göre, İslam kültürü, Arap dünyası, Batı-Hıristiyan kültüründen farklı olarak içe kapanık, tutucu, otoriter-totaliter, akıl dışı siyasal söylemlere ve iktidarlara daha müsaittir. Bu toplumlarda konuşmak, uzlaşmak pek mümkün değildir. Bu yüzden daha çok şiddet ve baskı yoluyla zorlamak daha akılcıdır. (big stick diplomacy)

Yeni muhafazakârlar, bu yaklaşım etrafında ABD’nin bu otoriter-totaliter yapıların tasfiye etmesi, diktatörlerin iktidardan uzaklaştırması gerektiğini ancak bu şekilde terörün kaynağını kurutabileceğini öne sürmektedir. Bu yapılar tasfiye edildikten sonra ise bu toplumlara evrensel kabul edilen Amerikan değerleri çerçevesinde özgür, demokrat, insan hak ve özgürlüklerine dayalı bir düzen kurmaları için yardım edilmesini önermektedirler.(İnsel, 2003, s, 4)

 

2) Yeni muhafazakâr Amerikan Dış politikası

Yeni muhafazakârlar, isimlerindeki muhafazakârlık ibaresine karşılık soğuk savaşın realist, dengeleri gözeten, statükoyu elden geldiğince muhafaza eden, değiştirmeye sıcak bakmayan yapısında köklü değişikliklere gitmiştir.

Yeni muhafazakârlar, Amerikan şirketlerinin hâkim olduğu bir küresel ekonomi, Amerikan kültürüne dayalı evrensel bir kültür, Amerikan ordusu ve siyaseti önderliğinde bir küresel politika oluşturmak amacıyla harekete geçmişler ve bu doğrultuda bir dönüşümü Orta Doğu’dan başlamak suretiyle hayata geçirmişlerdir.(Ryn, 2003, s, 388)

Yeni muhafazakârlara göre ABD karşısında duracak başka bir güç yoktur. Dolayısıyla önlerine çıkacak bir engel de söz konusu değildir. ABD büyük bir askeri güce sahiptir. Dolayısıyla bunu kullanması gereklidir. ABD için en önde gelen Amerikan ulusunun çıkarlarıdır. Dolayısıyla kimin ya da hangi kuralın ne dediğinin bir önemi yoktur. ABD’nin önceliği küresel terörle mücadele etmek ve bu yolda evrensel değerleri dünyaya yaymaktır. Bu sebeple yeni muhafazakârların, var olan dengeleri korumak gibi bir kaygısı yoktur.(Boot, 2004, s, 24)

Dünyanın “Bush doktrini” olarak okuduğu küresel terörle mücadele ilkeleri de bu anlayıştan yola çıkarak hazırlanmıştır. ABD özgür dünyayı temsil etmekte ve özgür dünyayı yok etmeye, sindirmeye çalışanlara karşı mücadele etmektedir. ABD, kendi çıkarlarını korumak zorundadır. Ve bu yolda yeterli güce fazlasıyla sahiptir. Dolayısıyla ne BM ne de NATO gücüne ihtiyacı yoktur. Hiçbir ülke ile ittifak kurması da gerekli değildir. Tek taraflılık(unilateralism) ilkesi bu noktada ortaya çıkmaktadır.(Keyman, 2003)

Karşılarındaki tehlike küreseldir ve herhangi bir siyasi-coğrafi sınıra tabi değildir. Dolayısıyla soğuk savaş dönemi gibi oturup antlaşma yapılacak bir karşı taraftan söz edilmemektedir. Kaldı ki bu teröristlerin bir antlaşmaya riayet etmesi beklenebilir bir şey değildir. Üstelik antlaşma bozulursa yaptırıma başvurulması bile mümkün değildir. Dolayısıyla geriye kalan tek seçenek askeri müdahale seçeneğidir. Üstelik bu müdahale düşmanın harekete geçmesini beklemeden yapılmalıdır. Yani risk arttığı anda, saldırı gerçekleşmeksizin, karşı saldırı yapılmalıdır. İkinci ilke önleyici müdahale(preemptive strike) bu noktada ortaya çıkmaktadır.(Atikkan, 2006, s, 112)

Diplomasi, uzlaşma, görüşme, antlaşma yapma ya da ekonomik-askeri-siyasal yaptırımlarda bulunma imkânsızlığı BM, NATO gibi uluslar arası kurumları ve devletlerarası ilişkileri düzenleyen uluslar arası hukuku da bu noktada işlevsiz kılmaktadır. Çünkü karşınızda bir devletten ya da hukuka riayet edecek bir siyasi örgütlenmeden hatta savaşacak düzenli bir ordudan bile söz edilemez. Bu durumda küresel terörle mücadelede uluslar arası kurumlar ve hukuk geçerli değildir. Üçüncü ilke, uluslar arası kurumları ve hukuku bypass etmek bu noktada ortaya çıkmaktadır.

Küresel terörle mücadele, teröristleri ve onlara destek olan terörist devletleri ortadan kaldırmak kadar teröre zemin hazırlayan ortamı da yok etmekle ilgilidir. Bu kapsamda terörle mücadelede terörü üreten siyasi-ekonomik-kültürel yapı da ortadan kaldırılmalı, evrensel demokrasi, insan hakları ve serbest piyasa ekonomisi buralara ihraç edilerek bu ülkeler bir anlamda özgürleştirilmelidir. Dördüncü ilke değerler ihracı (yeni Wilsonculuk), bu noktada ortaya çıkmaktadır.(Ryn, 2003, s, 391-392)

Yeni muhafazakâr dış politika, bu bağlamda uluslar arası kurumlara ve uluslar arası hukuka güvensizlik besleyen, uzlaşı ve ittifak tesisinden ziyade tek yanlı kararlar alıp uygulayan, diplomasi seçeneğini değil askeri müdahale, işgal, darbe, rejim değişikliği gibi seçenekleri uygulayan bir tavır sergilemektedir. Bu sebeple, SSCB döneminin tehdit algısına dayalı, realist hareket eden, soğukkanlı denge siyasetini bir kenara bırakıp “küresel risk algısına dayanan”, idealist, Wilson’cu(Amerikan değerlerini tüm dünyaya ihraç etmeyi amaçlayan), statükoyu yıkan tahripkâr, sonra yeniden üreten(yıkıcı yaratım), devrimci, radikal, müdahaleci, aktif, saldırgan, dengeleri, ilişkileri önemsemeyen bir karaktere sahiptir.

3) Türk Dış Politikasına Etkileri

Yeni muhafazakâr dış politikanın hedefinde öncelikli olarak Orta Doğu’nun bulunması Türkiye’nin de gelişmelerden birincil olarak etkilenmesine yol açmıştır. Türkiye, eski bir NATO üyesi, soğuk savaş dönemi boyunca Batı bloğunun içinde yer alan ve komünizme karşı Amerikan politikalarından yana tavır sergileyen bir ülke olmuştur.  Ancak SSCB sonrası dünya siyasetinde koşullar değişmiş dolayısıyla dış politikaların da gözden geçirilmesi gerekliliği ortaya çıkmıştır.(Sönmezoğlu, 2006, s, 463-479)

Afganistan ve Irak işgalleri ile bölgede artan savaş, istikrarsızlık, komşular arası ilişkileri de etkilemiştir. Türkiye’nin çoğunluğu Müslüman bir ülke olmasına karşın bölgedeki tek laik, demokrat ve insan haklarını esas alan ülke olması ABD nezdinde Türkiye’nin işgal sonrası yapılanmada Türkiye’yi kültürel-siyasi bir model ülke olarak görme-gösterme eğilimini doğurmuştur. Özellikle B. Lewis’in Afganistan ve Irak’ta Atatürk gibi bir lider bulunması ve modernleşme projesinin Türkiye deneyiminden örnek alınarak gerçekleştirilmesini önerdiği bilinmektedir.

Fakat ABD’nin özellikle yeni muhafazakârların dış politikada takındıkları uzlaşmaz, sert, saldırgan tutum bölgede Amerikan karşıtlığını arttırmış ve bölgeyi iyi tanımayan yeni muhafazakârların çaresiz kalmasına yol açmıştır. Bu bağlamda ABD’nin eski müttefiki Türkiye’den Irak işgali öncesi istenen 1 Mart 2003 tezkeresinin reddi büyük bir şoka neden olmuştur. ABD, buna karşılık işgali gerçekleştirmiş ve tezkerenin yarattığı hayal kırıklığının intikamını Süleymaniye baskınında Türk askerlerinin başına çuval geçirerek almak istemiştir.(Yavuz, 2006, s, 215-237)

Süleymaniye baskını Türk-Amerikan ilişkilerinde 1964 Johnson mektubu benzeri(Oran, 2001, s, 689; Çandar, 2001; Abramowitz, 2001) bir etki yaratmış ve Türk tarafında ABD ile ilişkilerin gözden geçirilmesine yol açmıştır. Türkiye, dış politikada soğuk savaş döneminin kemikleşmiş bloklar arası denge ve statükoyu koruma, savunmacı politika anlayışının artık geçerli olmadığını görmüştür. Bloklar dağılmış, denge bozulmuş, taraflar çoğalmış ve çıkarlar çeşitlenmiştir. Artık var olan durumun korunması anlamlı bir politika seçeneği olmaktan çıkmıştır.

Türkiye bu sebeple bölgede hem Amerikan hegemonyasını; hem de enerji kaynaklarıyla, sermaye güçleriyle ve pazar olanaklarıyla gelişen Arap ülkelerini hesaba katmak gerektiğinin farkına varmıştır. Sadece ABD ve İsrail eksenli bir politikanın bölgedeki Müslüman-Arap ülkelerle kendisini karşı karşıya getireceği gibi içte Türk toplumundan yükselen tepkileri de arttıracağı görülmüştür.

AKP’nin 2002 yılında tek başına iktidara gelen dindar tabana sahip, liberal, demokrat, serbest piyasacı, insan hak ve özgürlüklerinden yana, reformcu söylemlere sahip bir parti olmasının bu değişimde payı büyüktür.(Öniş, 2009) Gelişen Anadolu sermayesinin tüm Orta Doğu’da bağlantılarının bulunması, AKP’nin serbest piyasacı politikalarla ihracatı ve ekonomide dışa açılmayı teşvik etmesi bu süreci etkileyen faktörler olarak karşımıza çıkmaktadır.(Demir, Acar ve Toprak, 2004) AB üyeliği perspektifi, insan hak ve özgürlüklerini savunan dil,(Uyanık, 2004, s, 184-187) gerektiğinde bölgede özellikle İsrail-Filistin sorununda İsrail’in eleştirilmesine, gerektiğinde Avrupa ve ABD nezdinde AKP’nin kendileriyle aynı değerlere sahip, aynı dili konuşan bir aktör olarak kayda değer alınmasına olanak sağlamaktadır.

 

Sonuç

ABD’nin yeni muhafazakâr bakışlı dış politikasının yarattığı kırılma bölgedeki dengeleri değiştirdiği kadar Türkiye’nin dış politikasında da değişimlere yol açmıştır. ABD’nin saldırgan, İslamofobik, tek taraflı, hukuksuz dış politikası, Türkiye’nin kendi çıkarlarını sadece ABD eksenli bir politika uygulayarak koruyamayacağını ve ABD’nin dostluğunun ve güvenilirliğinin sanıldığı kadar önemli olmadığını, artık sorunlar ortaya çıktıkça tavır almanın küresel koşullarda yetersiz kaldığını, Türkiye’nin yeni koşullara uygun bölgesinde daha sözü geçen, komşularıyla güçlü ekonomik ve siyasi işbirliğine sahip, farklı dengeleri iyi okuyan ve idare eden, çok aktörlü, çok düzeyli ve proaktif bir dış politika izlemesi gerektiğini ortaya çıkarmıştır.

Süleyman Sidal

slymnsdl@hotmail.com

 

Kaynakça

  • Heywood A.(1998) Political Ideologies.  New York: Palgrave Macmillian.
  • Beneton P.(1991) Muhafazakârlık. İstanbul: İletişim Yayınları
  • Fukuyama Francis (1993). Tarihin Sonu ve Son İnsan (2. basım). Gün Yayıncılık
  • Huntington Samuel P. (2005) Medeniyetler Çatışması. Vadi Yayınları
  • Pillbeam B.(2003) Conservatism in Crisis? Anglo American Conservative Ideology after the Cold War. New York: Palgrave Macmillian.
  • Özipek B.B.(2005) Muhafazakârlık: Akıl, Toplum, Siyaset, Ankara: Kadim Yayıncılık
  • Dubiel H.(1998). Yeni Muhafazakârlık nedir? İstanbul: İletişim Yayınları.
  • Steinfels P.(1979). The Neoconservatives: The Men Who Are Changing America’s Politics, New York: Simon and Schuster A division of Gulf & Western Corporation.
  • Atikkan Z.(2006). Amerikan Cinneti: 11 Eylül Amerika’yı Nasıl Değiştirdi?. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
  • Yavuz T.(2006). Çuvallayan İttifak. Ankara: Destek Yayınları.
  • Demir Ö.  Acar M. ve Toprak M.(2004) “Anatolian Tigers or Islamic Capital: Prospects and Challenges”, Middle Eastern Studies, Vol: 40, No: 6.
  • Uyanık M.(2004). Bir Sosyal ve Siyasal Kimlik Tartışması: Muhafazakâr Demokrat mı, Müslüman Demokrat mı?. Muhafazakâr Düşünce,1 (1) yaz.
  • İnsel A.(2003). Amerika’da Yeni Muhafazakârlık. Birikim, Mayıs (169)
  • Sönmezoğlu F.(2006). II. Dünya Savaşından Günümüze Türk Dış Politikası. İstanbul: Der Yayınları.
  • Oran B.(2001). Türk Dış Politikası C. 1( 1919-1980). İstanbul: İletişim Yayınları.
  • Çandar C.(2001). Türklerin Amerika’ya Bakışından Örnekler ve Amerika’nın Türkiye Politikası. M. Abramowitz, (Ed.), Türkiye’nin Dönüşümü ve Amerikan Politikası içinde, Ankara: Liberte Yayınları.
  • Abramowitz M.(2001). Amerika’nın Türkiye Politikasının Belirlenmesi Sürecinde Karşılaşılan Güçlükler. M. Abramowitz, (Ed.), Türkiye’nin Dönüşümü ve Amerikan Politikası içinde, Ankara: Liberte Yayınları.
  • Fukuyama F.(2004). The Neoconservative Moment. The National Interest, Summer  (76), 57-68.
  • Kadıoğlu A.(2 Şubat 2003). Yeni Muhafazakârlık Savaş Sever. Radikal,        http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=1946.
  • Keyman F.(14 Eylül 2003). Amerikan Dış Politikası, Irak ve Türkiye. Radikal, http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=2544.
  • Ryn C. G.(2003). The Ideology of American Empire. Orbis 2003, http://www.alexanderhamiltoninstitute.org/lp/Hale/Special%20Reports%5CAmerican%20Empire%5CThe%20Ideology%20of%20American%20Empire.pdf.
  • Boot M.(2004). Neocons. Foreign Policy. Janurary-Februrary 2004, http://public.gettysburg.edu/~dborock/courses/Spring/p344/ps344read/boot_neocons.pdf.
  • Mearsheimer J. J.(2005). Hans Morgenthau and Iraq war: Realism versus Neo-conservatism. Open Democracy 2005, http://public.gettysburg.edu/~dborock/courses/Spring/p344/ps344read/boot_neocons.pdf.
  • Öniş Z.( 02 Ekim 2009). Globalization and party transformation: Turkey’s Justice and Development Party in perspective.  http://home.ku.edu.tr/~zonis/AKP_rev.pdf,
  • Whitaker R.(Mayıs 2009) “Neo-Conservatism And The State”, The Socialist Register,

1987, http://socialistregister.com/socialistregister.com/files/SR_1987_Whitaker.pdf.

Politik Akademi (130 Posts)

2007'den bu güne "Değiştirmek için anlamak, anlamak için Politik Akademi" sloganıyla "Dünya"nın haber ve analizini veriyoruz...


By


Readers Comments (0)