AB » Süleyman Sidal

Süleyman Sidal Yazdı: Avrupa'nın Sınırları

Ağustos 1, 2011   ·   0 Comments

Biz Türkiye’de Avrupa’yı bazı vesilelerle ele alır, bazen eleştirir, haksız bulur, Türkiye’yi yeterince tanımadıklarını bu yüzden anlamadıklarını, toptancı yaklaşımlarla bizi mahkûm ettiklerini ve belli dar kalıpların içine hapsettiklerini söyleriz. Ya da tam tersi, Avrupa’nın yaşam tarzını, değerlerini, tavırlarını, insan ilişkilerini, siyasi yapılarını ya da toplumsal örgütlülüklerini över ve onlardan yeterince ders almadığımızı, onlar gibi olursak bütün sorunlarımızın çözüleceğini, herkesin mutlu, zengin ve müreffeh bir yaşam süreceğini varsayarız.

 

Peki, Avrupa nedir, Avrupa neresidir, sınırları nerede başlar nerede biter, kimlerden oluşur, nasıl insanlardır, gerçekten bu kadar rahat sınırlarını çizebileceğimiz bir Avrupa ve bu kadar rahat tanımlayıp işaret edebileceğimiz bir Avrupalı gerçekte var mıdır?[1]

 

Günlük hayatın akışında bu sorular üzerine pek düşündüğümüz söylenemez. Kaldı ki Türkiye gibi gerçekten Avrupa’nın bir parçası olduğu bile şaibeli bir ülkenin buna anlamlı yanıtlar vermesi de pek kolaymış gibi gözükmüyor. Bizim için aslında Avrupa’nın belli başlı birkaç anlamı var.

Birincisi tarihten beri gelen ezeli düşmandır Avrupa. Osmanlı’nın küçük bir beylik olarak kuruluşundan itibaren sürekli savaştığı, sürekli yok etmeye çalıştığı bir rakiptir. Avrupa, alınması, fethedilmesi, ele geçirilmesi ve o dönemin tanıdığı imkânlar çerçevesinde sömürülmesi, her türlü kaynağından istifade edilmesi gereken bir yerdir. Güçlüyken zayıf bir düşman ama işler kötüye gidince güçlenen ve bu kez karşısında var olma savaşı verilen tek dişi kalmış canavardır Avrupa.

 

İkincisi yine aynı yoldan gelen hayranlık duyulan “muasır medeniyet seviyesi”dir Avrupa. Osmanlı’nın çöküşüne doğru ezeli düşman karşısında duyulmaya başlanan eziklik, teknolojik-askeri-siyasi gerileme Avrupa’yı bir hayranlık nesnesi mertebesine yüceltmiştir. Osmanlı’nın reformcu padişahlarından cumhuriyet Türkiyesi’ne miras kalan bu anlayış hala varlığını devam ettirmektedir. Büyük düşünürlerin neredeyse hepsinde Avrupa karşısında duyulan hayranlık ve düşmanlığın garip bir bileşimi rahatlıkla görülebilir.

 

Peki, Avrupa’nın içindekiler meseleye nasıl bakmaktadır. Onlar Avrupa’yı nasıl tanımlamakta, sınırlarını çizmektedir. Avrupalıların da aslında kafasında net bir tanım ve çerçevenin oluştuğunu söylemek mümkün değildir.[2] Kimisine göre Avrupa Urallar’a kadar Türkiye’yi de içine alan bir ucu okyanusa dayanan geniş coğrafyayı ifade ederken bir başkası Avrupa’yı sadece zengin Batı Avrupa ülkelerinden ibaret saymaktadır.[3] Bu sınırlar üzerindeki belirsizlik kimin Avrupalı kimin olmadığı konusuna da büyük ölçüde sıçramakta örneğin Rusların Avrupalı sayılması hususunda büyük tartışmalara yol açmaktadır.

 

Peki, o zaman kültür üzerinden bir tanımlama yapmak mümkün mü diye sorduğumuz da burada da benzer bir durum ortaya çıkmaktadır. Aydınlanma felsefesi, Hıristiyanlık ve demokrasi-insan hakları-refah devleti gibi aslında geçmişi son derece kısa olan kavramlar üzerinden bir ortak Avrupalılık kültürü tanımlanabileceği iddiası da büyük ölçüde eleştirilebilir ve yanlışlaşabilir bir iddia olarak karşımıza çıkmaktadır.[4]

Örneğin Aydınlanma felsefesinden ne kast edilecektir. Sadece liberalizmi çıkarsamak aynı mirası temel alan sosyalizmi dışlamak mümkün müdür, ya da Hıristiyanlık denilince hangi mezhep esas alınacaktır. Katolik-Ortodoks ya da Protestanlık arasındaki farklar bu kadar göz ardı edilebilecek kadar küçük müdür. Çok daha önemlisi-göçmenlerden bahsetmiyorum bile-Bosna, Kosova, Bulgaristan-Yunanistan’da yaşayan Müslümanlar sırf dini inançlarından dolayı Avrupalı sayılmayacaklar mı? Peki ya demokrasi meselesi, demokrasinin hangi şekli Avrupa’ya özgüdür?  Liberal demokrasi esası teşkil ediyorsa sosyal demokrasi ne olacaktır, Doğu Avrupa gibi yıllarca Sovyet etkisi altında yaşayan bir bölge Avrupalı sayılmayacak mıdır? İnsan hakları, bireysel özgürlükler gibi kavramlar 1990’lara değin birçok ülkenin gündeminde değilken bir kereden böyle- özünde son derece soyut- kavramlar üzerinden bir ortaklık yaratılabilir mi?

 

Aslında ne Avrupa ne de Avrupalılık o kadar kolaylıkla tanımı yapılabilecek şeyler değildir. Avrupa, bir kıta olmanın ötesinde homojen bir bütünlüğü ifade etmekten çok çok uzaktır. İçinde büyük çelişkiler, tarihsel çatışmalar-husumetler barındıran bir coğrafyadan da tersinin çıkması beklenemez.[5] Bu yüzden bizler, Avrupalıları bizi tanımadıkları, anlamadıkları gerekçesiyle indirgemeci bir yaklaşım benimseyerek mahkûm etmelerine kızarken, bizim de onları iyi ya da kötü anlamda belli kalıplara sıkıştırıp çok kategorik tanımlamalarla yargılamamız hele hele dost-düşman diyalektiğine sıkışıp kalmamız çok ta farklı bir yere oturmamaktadır.

 

Süleyman Sidal

slymnsdl@hotmail.com


[1] Bu konu ile ilgili bkz. Oxford Sözlüğü “Europe” maddesi, s. 836-888.

[2] Bkz. Etienne Balibar, “Avrupa’nın Sınırlarında”, Conatus, Avrupa Birliği Özel Sayısı, Sayı: 3, Nisan 2005.

[3] Bkz. Jorge Semprun, Dominique de Villepin, Avrupa İnsanı, Agora Kitaplığı, 2006, İstanbul.

[4] Bu konu ile ilgili bkz. Joseph Ratzinger, Avrupa: Dayandığı Düşüncelerin Dünü ve Bugünü, Gendaş Yayınları, 2005, İstanbul.

[5] Bu konu ile ilgili bkz. Gerard Delanty, Avrupa’nın İcadı, Adres Yayınları,  2. bsm., 2005, İstanbul.

Politik Akademi (130 Posts)

2007'den bu güne "Değiştirmek için anlamak, anlamak için Politik Akademi" sloganıyla "Dünya"nın haber ve analizini veriyoruz...


By


Readers Comments (0)