Asya Pasifik » Makale Analiz » Samet Zenginoğlu » TR

Kore Savaşı ve Türkiye

Kasım 13, 2011   ·   0 Comments

Savaş Öncesi Genel Durum

1905 yılındaki Rus–Japon Savaşı Japonya’nın kaynaklarını ciddi şekilde azaltmıştı. Savaşın ardından Japonya, ikmal yapmak üzere gözlerini Kore’ye çevirmiştir. Çünkü Kore zengin fiziki ve beşeri kaynağa sahipti. Böylece Japonya hem güvenliğini temin eden kaynaklara sahip olacak hem de bu kaynaklara O’nun gibi ihtiyacı olan Çin’i baskı altında tutabilecekti. Bu amaçla Japonya Kore’yi işgal etti. Bu işgal, 15 Ağustos 1945’te Japon İmparatoru Hirohito’nun radyodan dünyaya Japonya’nın teslim olduğunu ilanına kadar devam etti. Ardından Kore’de ortaya çıkan bu güç boşluğu Amerika ve Sovyet Rusya tarafından doldurulacaktı.

1945 yılının Mayıs ayında Amerika ile Sovyet Rusya arasında bir anlaşma imzalandı. Buna göre; savaş bittikten sonra Kore; Amerika, Sovyet Rusya, İngiltere ve Çin’in ortak vesayeti altına alınacaktı.

Aynı yıl Temmuz ayında Potsdam Konferansında Sovyet Rusya, Uzak Doğu Savaşına katılmaya karar verince askeri harekât bakımından Kore toprakları 38. Enlem çizgisi ile ikiye ayrıldı. Çizginin kuzeyi Sovyet Rusya, güneyi ise Amerika askeri alanıydı. Artık Kore, kendi ayakları üzerinde durabilecek hale gelene kadar Amerika’nın ve Sovyetlerin inisiyatifindeydi. Bu ikili, Birleşmiş Milletler (BM) adına, Kore Yarımadasını geçici olarak yöneteceklerdi.

Rusya artık rakibinden hamle beklemekteydi ve bu hamle Amerika’nın Hiroşima ve Nagazaki’ye yolladığı atom bombaları ile gerçekleşti. Sovyet Rusya askerleri Kuzey Kore’ye intikal etti ve 38. Enleme kadar ilerledi.

Sovyet Rusya artık kendisi için en önemli faaliyet alanlarından birinin Uzak Doğu olduğunun farkındaydı. Uzak Doğu’daki güçler dengesi Sovyet Rusya’nın lehineydi: Ortada ağır bir yenilgi almış Japonya vardı. En önemlisi de bu boşluğu dolduran ülkenin (Çin) komünist bir yapıya sahip olmasıydı. Bu Doğu’da Batı’ya karşı oluşturulmuş bir ideolojik güç duvarı etkisi doğurabilirdi. Bir diğer husus, bu oluşturulabilecek gücün halen ‘potansiyel’ yapıda olması idi. Yani Uzak Doğu’da ülkeleri ‘fiilen’ bir arada tutacak bir ittifak sistemi yoktu. Bunun olmaması, Sovyetlerin hesabına göre Batılıların hep birlikte karşı koymasını da engelleyecekti.

Diğer tarafa bakacak olursak, Batı’nın elinde de dengeleri değiştirebilecek unsurlar vardı: Amerika –yukarıda belirtildiği gibi– 38. Enlemin güneyindeydi. Ayrıca Fransa da güney-doğu Asya’da yani Hindiçi’nde bulunuyor ve Amerika desteğini alıyordu.

Kore Savaşı’nda Birleşmiş Milletlerin Rolü

Kore Savaşı, BM’yi etkilemesi bakımından, taşıdığı özelliğe göre ‘Soğuk Savaş’ dönemindeki iki kutupluluğun sonucunda ortaya çıkan sorunlardan biridir.

Bilindiği üzere, BM’nin müdahalesini gerektiren bölgesel nitelikli uluslararası sorunları; devlet, tarafı olduğuna inandığı belli bir sorunu örgüte taşıyabilir. Bu süreçte de öncelikli adres, BM Güvenlik Konseyi’dir. ABD de Kore konusunu 25 Haziran 1950’de BM Güvenlik Konseyi’ne götürdü ve acil önlemler alınmasını istedi. SSCB ise bu durumu boykot ediyordu. “Kore konusunda Konsey’in 25 Haziran’da aldığı 82 sayılı karara göre, Kore’nin meşru idaresi olarak kabul edilen Kore Cumhuriyeti’ne (Güney Kore) yönelik saldırı kınanıyor, hemen ateşkes ve kuzeye ait kuvvetlerin çekilmesi isteniyordu. Kore’deki BM komisyonlarının da durumu gözlemlemesi isteniyordu. Ayrıca Kuzey Kore’ye yardım edilmemesi ve 82 sayılı kararın uygulanabilmesi için BM üyelerine her türlü yardımda bulunmaları isteniyordu.” [1] Bu yardım isteği iki gün sonra 83 sayılı kararla resmileştirildi. Sovyet temsilcisinin toplantılara katılamaması sebebiyle veto riski de ortadan kalkmış bulunuyordu. Ardından 7 Temmuz’da 84 sayılı karar Güvenlik Konseyi’nde kabul edildi. Buna göre: Toplanacak birliklerin komutası ABD’ye veriliyordu. 31 Temmuz’da alınan karar ile de Kuzey Kore halkının ihtiyaçlarının müttefik kuvvetlerce dikkate alınması isteniyordu. 1 Ağustos’tan itibaren Sovyetler toplantılara katılmaya başlasa da bu durum mutabık kalınan net bir çözüm ortaya koyamadı.

3 Kasım 1950 tarihinde BM Genel Kurulu 377 sayılı ‘Barış İçin Birleşme Kararı’nı kabul etti. Bu kararla birlikte, 14 üyeden oluşan ‘Barışı Gözetim Komisyonu’ ve ‘Ortak Önlemler Komitesi’ oluşturuldu. Yukarıda 1 Ağustos’tan itibaren Sovyetlerin toplantılara katılmaya başladıkları belirtilmişti. Bu tarihten önce BM Güvenlik Konseyi’nin kararları kolaylıkla aldığı görülmüştü. Fakat üç ay sonra ABD’nin aleyhine bir durum arz etmeye başlayan bu husus Güvenlik Konseyi’nin geçici olarak by-pass edilmesiyle (377 sayılı karar ile) ortadan kaldırıldı. 377 sayılı karar, SSCB safındaki ülkeler tarafından eleştirilmiştir.

Savaş Dönemi

Yaşanan tüm bu gelişmeler ortaya ikiye bölünmüş bir Kore çıkardı. Bu da bir anlamda savaş sonrası küresel bağlamdaki bloklaşmanın mikro düzeyde Kore’de görülmesini sağladı: kuzeyde Sovyet Rusya, güneyde ise bir Amerika ekseni.

Ardından hamleler baş göstermeye başladı. İlk hamle Amerika’dandı. 10 Mayıs 1948’ de Güney Kore’de seçimler düzenlendi. Sonuçta Syngman Rhee başkanlığında ‘Güney Kore Cumhuriyeti’  kuruldu. Karşı hamle, beş ay sonra 9 Eylül 1948’ de geldi. Kuzey’ de  ‘Kore Halk Cumhuriyeti’ kuruldu.

Rusya girişte belirtilen avantajlı durumu elde edince hedefini gayet net bir biçimde belirledi. Amaç; Amerika’yı Asya Kıtasından atmaktı. Böylece bu güç Japonya’dan da atılmış olacaktı. Hazırlıklar tamamlandı. Askerler sınıra yerleştirildi. Moskova’dan gelen emirle 25 Haziran 1950 sabahından itibaren Güney Kore’ye saldırı gerçekleşti. Kore Halk Ordusu (KPA), 70 bin askeri ve Rus modeli T-34 tanklarının desteği ile iki ülke arasındaki sınır çizgisi 38. Paraleli geçip, hızla Güney’in başkentine ilerlemeye başladı. Başkent düştü. Han Nehri geçildi, Güney hatları yarılmaya başlandı. Amerika’da ise endişe ve aynı zamanda kararlılık hâkimdi.

Amerika tarafı bir yıl önce 4 Nisan 1949’da 12 ülke arasında NATO’yu kurmuştu.

Saldırının ardından Amerika, Birleşmiş Milletleri harekete geçirdi. Çünkü zamanın Amerikan ordusu gerek teçhizat gerekse askeri bakımdan zayıftı. Ortada 2. Dünya savaşının yorgunluğunu henüz üstünden atamamış bir Amerika vardı. Güvenlik Konseyi, BM anlaşmaları hükümleri gereğince, Güney Kore’ye gönderilmek üzere çeşitli milletlerin askerlerinden meydana gelen, Amerika’nın önderliğinde ‘Birleşmiş Milletler Kuvveti’ oluşturdu. BM ordusuna şu ülkeler katıldı: ABD, Avustralya, Belçika, Kanada, Kolombiya, Etiyopya, Fransa, İngiltere, Yunanistan, Hollanda, Lüksemburg, Yeni Zelanda, Filipinler, Güney Afrika, Tayland ve Türkiye. Ayrıca Danimarka, Hindistan, İtalya, Norveç, İsveç tıbbi yardımlarda bulundu.

BM Kuvveti’nin başına Amerikalı General Mac Arthur getirildi. Aynı Mac Arthur savaşın durması için bir ara Mançurya’ya atom bombası atılmasını teklif edecek ve bu yüzden görevden alınacaktı. Mac Arthur savaşın ardından Türk ordusu hakkında şöyle diyecekti: “İngiliz ve Amerikan kuvvetleri savunma hattından çekilmeye zorlanmış olmasına rağmen hiçbir düşman saldırısı Türk Tugayı’nın cephesini yarmayı başaramamıştır.”

Savaş bütün hiddeti ile çeşitli cephelerde devam ederken savaşın seyrini değiştiren bir olay yaşandı: Çin savaşa katılma kararı almıştı. “Washington’dakiler bu açıklamaya ‘tipik komünist blöfü’ gözüyle baktılar.”[2] Lakin öyle olmadı. 25 Haziran sabahı başlayan savaşa, Ekim ayında Komünist Çin ‘gönüllü askerler’ i ile savaşa katıldı. Her ne kadar bir yanda Çin, Rusya diğer tarafta Amerika ve BM Kuvvetleri olsa da “ne Sovyet Rusya ve Çin ve ne de Amerika bu savaşı Kore’nin sınırlarının dışına taşırmamaya dikkat etmişlerdir. Zira yanlış bir hareket bir genel savaşa gidebilirdi.”[3]

İlerleyen zamanlarda her iki taraf da kesin bir üstünlük elde edemedi. Bu sebeple 1951 Temmuz’undan itibaren savaşı sona erdirecek müzakere görüşmeleri başladı. Bu teklifin savaşı başlatan Kuzey Kore’den gelmesi de gayet ilginç bir durumdu. İki yıl süren görüşmelerin ardından 1953 Temmuz’unda Panmunjom Mütakeresi imzalandı. Burada mütakereye gidilmesini sağlayan en önemli olay Stalin’in ölmesi idi. Stalin’den sonra iktidara gelenler, Stalin’in kişisel hırslarını yansıtan, Marksist- Leninist ve Stalinist bir felsefe ile yüklü bir dış politika devraldıklarının farkındaydılar. Stalin’in ardından Sovyet Rusya böyle iken karşı taraf baskılarını artırmıştı. Terazi Uzakdoğu’da Amerika lehine ağır basmaya başlıyordu. Şartlar yeni sonuçlara gebeydi. “Stalin’in ölümünden kısa bir süre sonra biçimlenmeye başlayan yeni tutumu ‘Sovyetler Birliğini uluslararası ilişkilerin ulus-devlet dünyasında daha doğru bir perspektif içine yerleştirmek için gelişen bir gerçekçilik’ biçiminde tanımlanabilir.”[4] Bu tutum, Sovyetlerin dış politikadaki yeni tutumuydu. Yukarıda da belirtildiği gibi durumun farkında olan Stalin sonrası iktidara gelenler bu yeni tutuma göre hareket ederek, kapitalist dünyaya karşı konumlarını yeniden saptamışlar, bir dizi taktik ve yöntemleri yeniden değerlendirmişlerdi. Örneğin; “Sovyet Başbakanı Malenkov, Stalin’in katı politikasının aksine uluslararası gerginliği yumuşatma ve Batı ile uyuşmazlıkları görüşmelerle çözme yolunu aramış, bunun sonucu olarak Kore Savaşı’nı 27 Temmuz 1953’te bırakışma ile hemen çözüme bağlamıştır.”[5]

Mütakere sonucunda harita üzerinde bir değişiklik yoktu. Değişen şey, Sovyet Rusya’nın “Amerika’yı atma” fikriydi. Bunun olamayacağını anlamışlardı. Anladıkları diğer bir şey ise doğacak yeni bir savaşın Sovyetleri yıkacağı idi. Peki, 25 Haziran 1950’den 27 Temmuz 1953’e kadar yaşananların ardından her iki tarafın kaybı ne kadardı? Savaşta 570 bin Koreli öldü. 460 bin Koreli kayıptı. 84 bini esir düşmüştü. 950 bini ise yaralıydı. BM’nin kaybı ise 167 bin kişi idi.

Bu kayıplar belirtilirken açıklanması gereken bir nokta daha var. O da esir düşen Amerikalı askerler hakkında: “‘Beyin Yıkama’ ifadesinin dünyada popülerleşmesi, 1950’li yıllarda Kore Savaşı’nda esir alınan Amerikalı askerlere Çinliler tarafından sistematik bir şekilde endoktrine edilerek komünistleştirilmesinden sonra oldu.”[6]Bu bilimsel açıklama, Kore Savaşı’nda yaşanan bir ilk olması açısından önemli. Yaşananlar özetle şöyle: Esir alınan 71 Amerikan askerinin sistematik çalışmalarla komünist ideolojiyi benimsemelerine çalışıldı. Bunların üçte ikisinin düşmanla işbirliği içerisine girdiği ise saptandı. Peki, neler yapılmıştı? Kamp yetkilileri ilk aşamada eskiye ait izleri silmek ikinci aşamada zihinleri yeniden yapılandırmak amacı taşıyorlardı. Esir kamplarındaki Çinli yetkililer Amerikalı askerlere her şeyden önce ‘beklemedikleri şekillerde’ davrandılar. Amerikalı esirler bir yandan gece ya durup dururken uyandırılmak gibi beklenmedik eziyetlerle karşılaşırken diğer yandan da hiç umulmadık anlarda Çinlilerin küçük iltimas ve ödülleriyle karşılaştılar. Böylece Amerikalı askerler hangi davranışın ne gibi sonuçlar doğuracağını kestirememeye, çaresiz kaldıklarını düşünmeye, ne yapacaklarını bilememeye başladılar.

Bu ‘başa çıkamama’ durumu esirleri yeni arayışlara yöneltti. Eskiye ait izlerin anlamsızlığını anlamaları için düşük rütbeli askerleri lider yapma gibi, siyah- beyaz gruplara ayırma gibi, dini ifadeleri yasaklama gibi faaliyetlere giriştiler. Ayrıca dar bir sandıkta tutma, donmuş nehirlerde çıplak ayakla yürütme gibi fiziksel zayıflatma yoluna da gittiler. Böyle fiziki yorgunluk ‘karşı tarafa yaptıklarını anlama’yı da sağlayacak ve bu psikolojik suçluluk durumu onları itiraf ve uzlaşmaya götürecekti. Eskiye unutmaya dair bir diğer çalışma alelade konulara bile kural koymaktı. Böylece eski kuralların anlamsızlığının anlaşılması sağlanacaktı. Yeni sorgu yöntemleri de kullanılıyordu: Sorgu memuru bir süre esirle aynı yerde kalıyor, yiyip, içiyordu. Bu arkadaşça yaklaşım sonunda samimi itirafları getiriyordu. Konferanslar gibi eğitsel çalışmalar de yapıldı. Esirlere barış için toplu dilekçe imzalatılıyor ve bu, broşürlere propaganda aracı yapılıyordu. Tüm bu çalışmalar Çin’in lehine sonuçlar doğurdu: Amerikan askerlerinin işbirliği, ABD aleyhtarı söz ve eylemler, esirlerin komünizmi benimsemesi.

Savaş sonrası 21 asker ABD’ye dönmeyi reddetti! Tarihe ‘ilk beyin yıkama’ olayı olarak düşen bu olay başarıyla gerçekleştirilmişti.

Savaş Sonrası

Kore Savaşı hem bölgesel hem de küresel açıdan önemli bir dönüm noktası oldu. Bu, Soğuk Savaş’ın sıcak çatışmasının ardından iki taraf da kendi lehine bir bütünlüğü sağlayamadı. Amerika ise stratejilerini yeniden gözden geçirdi. Artık ortada düşman bir Çin, müttefik bir Japonya ve nüfuz altında bir Güney Kore vardı. Bu bağlamda halen Kore’nin stratejik konumu Amerika için önemini yitirmemiştir. “Güney Kore’de Amerikan mevcudiyetinin devam ettirilmesi özellikle önemli olmaktadır. Bu olmadan, Amerika–Japonya Savunma Anlaşmaları’nın şu andaki durumda devam edeceğini düşünmek zordur.”[7]

Kuzey Kore’de de Güney Kore’de de, her iki ülke de birbirlerini, o savaştan sonra ‘düşman kardeş’ olarak adlandırmaya başladılar. Ve savaş halen devan etmekte “1976’da, iki ülkeyi ayıran askerden arındırılmış bölge DMZ’deki (Demilitarized Zone) bir ağaç yüzünden birbirine girmiş, baltaların kullanıldığı kavgada iki Amerikalı ölünce sinirler gerilmiş ve her iki Kore ordusu alarma geçmiş. Fakat Amerikalılar inat edip ağacı kesmişler.”[8]

Bu kavga ve düşmanlıklar hala müthiş bir ‘ ajan’ şüphesi ile devem etmekte. “İşte bu yüzden oldukça modern metrolardaki, üzerinde ‘etrafınızda esrarengiz yabancılar görürseniz şu numarayı arayın’ uyarısıyla ödül vaat eden Güney Kore Gizli Servisi imzalı ilanlar sizi şaşırtmıyor.”[9]

Her şeye rağmen bu bölünmüşlük kısmen, aşılmaya çalışılıyor. Mesela; 14 Şubat 2003’de Güney Koreli sivillerin Kuzey’e turistik gezi yapmalarına ilk kez izin verildi.

Kore’de Türkiye

Türkiye, 2. Dünya Savaşı’nı savaşa doğrudan katılmadan atlatmıştı. Fakat savaşın ardından Sovyetler Doğu Anadolu’da toprak ve Boğazlarda üs ve ortak savunma talebi içindeydi. Türkiye’nin yakın/etkin güç ile uzak/potansiyel güç arasında bir tercih yapması gerekiyordu.[10] Bu tercih uzak/potansiyel güç ‘Amerika’ tarafına yapıldı ve bu yönde çalışmalara başlandı. Batı’nın güvenlik şemsiyesinin altına girebilmek için bir sınav verilmesi gerekti. Kore Savaşı, Amerika’nın garantörlüğüne sokan NATO için ödenen bedel oldu.[11] “Türk Silahlı Kuvvetleri bir taraftan dünya barışına katkıda bulunmaya çalışırken, diğer taraftan ülke güvenliği için NATO’ya girme çabalarına kazandığı başarılarla ortam hazırlamıştır.”[12] “Kore’de akan Türk kanı ve Türk kahramanlığı Türkiye’nin 1951 yılında NATO’ya alınmasında çok mühim bir rol oynamıştır.”[13] Türkiye sınavı başarıyla verecek ve 18 Şubat 1952’de NATO üyesi olacaktı.

Geçelim verilen sınava…

Zamanın BM Genel Sekreteri Trygvie Lie’nin askeri destek ricası Temmuz ayında Türk Hükümeti’ne ulaştı. Karar aşaması şöyle gerçekleşti: Başbakan Adnan Menderes’in Yalova’daki yazlığında Cumhurbaşkanı Celal Bayar başkanlığında, TBMM Başkanı Refik Koraltan ve Genel Kurmay Başkanı Nuri Yamut’un da katılımıyla yapılan bir Bakanlar Kurulu Toplantısı’ndan sonra, TBMM’ye ve Muhalefet’e danışılmadan 25 Temmuz 1950’de Türkiye’nin Kore’ye 4500 asker göndereceği açıklandı. “Menderes, Atatürk’ün ‘yurtta sulh, cihanda sulh’ ve ‘komşular arasındaki itilaflara katılmama’ gibi prensiplerinden vazgeçme eğilimindeydi. Dış politika’da pasiflikten aktifliğe geçilmesi taraftarıydı. Sonun da bunun fırsatını da yakaladı.”[14]

Açıklamanın ardından gazete manşetleri: ‘Kore’ye asker gönderiyoruz’ diyordu. Haberlerde Ankara ile irtibat kuran Mr. Cain’in Kore’ye asker göndermemizin prestijimizi artıracağını açıkladığı söylendi.

CHP bu kararın Anayasa’ya aykırı olduğunu iddia ediyordu. Gerekçeli madde 1924 Anayasası’nın 26. maddesindeki ‘Büyük Millet Meclisi, (…) devletlerle muahede ve sulh akdi, harp ilanı (…) gibi vazifeleri bizzat kendi ifa eder.’ ibaresi idi. Hükümet ise alınan kararın Anayasa’ya aykırı olmadığı kanaatini taşıyordu. Hükümete göre, Anayasa savaş ilanı yetkisini TBMM’ye vermiş ama hangi hususların savaş ilanı olduğunu saymamıştı. Yani Hükümet asker gönderme kararı almış, savaş ilan etmemişti. İhlal yoktu. Savaş esnasında ise şartlar değişecekti. Şöyle ki: “CHP Genel Başkanı İsmet İnönü 25 Ekim 1951’de yaptığı açıklamada: Dış mesele üzerinde esasen bizim memlekette fikir ve prensip ayrılığı yoktur. İttifakımıza, BM idealine ve ABD dostluğuna bağlıyız.’diyecekti. Oysa bu konuşmanın geçmişe dair hiçbir faydası yoktu. Çünkü 25 Temmuz’daki kararın ardından Türkiye ikiye bölündü: Asker gönderilmesine karşı çıkan, radikal sol örgütler oldu. Behice Boran’ın başkanı olduğu Türk Barışseverler Cemiyeti, kararı protesto etti, kararın iptali için Meclis’e başvurdu. Çok geçmeden 28 Temmuz’da Cemiyet kapatıldı. Muhalefete tahammül yoktu. Diğer taraftan bu kararı ‘komünizme karşı fevkalade duyarlı olan gençler’ onaylıyordu. O zamanın “en büyük öğrenci örgütü olan Türkiye Milli Talebe Federasyonu: ‘Hak ve Hürriyet yolunda girişilmiş olan bu taahhütleri yerine getirmeyi kendisine görev sayan bir milletin evlatları olmaktan duyduğumuz gurur sonsuzdur.’ diyordu.”[15] Tarih Türkiye için bazı konularda tekerrürden ibaretti. Yine bir karar aşamasında liderler karşı karşıya geliyor, bu halka yansıyordu. Ardından muhalefet destek verdiğini açıklıyordu.

Kararın uygulama aşaması hakkında 2007 yılının Kasım ayının son haftası Genel Kurmay Başkanlığı bir arşivle bilgi vermiştir.

Alınan karar doğrultusunda Genel Kurmay, bir komutanlık karargâhıyla üç piyade taburundan ve gerekli yardımcı birliklerden meydana gelen bir tugay ile 214. Piyade Alayı görevlendirildi. Tugay, yurdun çeşitli bölgelerindeki birliklerden oluşturuldu. Tugayın Komutanlığına Tuğgeneral Tahsin Yazıcı, Kurmay Başkanlığına Yarbay Selahattin Tokay, 241. Piyade Alay Komutanlığına Albay Celal Dora atandı. Ayrıca, 1960 askeri müdahalesinin ardından iki kez askeri müdahale girişiminde bulunan Talat Aydemir de bu tugayda yer almıştı.

Kore’ye gitmek üzere oluşturulan birlikler Ankara Etimesgut’ta toplandı. Ardından İskenderun’a geçildi. Burada da askeri, mülki erkân ve halk, bando eşliğinde Türk Tugayını törenle uğurladı. 25, 26, 29 ve 30 Eylül ve 2 Ekim’de hareket eden gemiler Süveyş Kanalı-Kızıldeniz–Mendep Boğazı–Seylan Adasının merkezi Colombo–Singapur–Filipinler ve Formaza Adası rotasını izleyerek 21 gün sonra Puson Limanı’na ulaştı.

Buradan kamyonlarla tren istasyonuna, oradan da Taegu şehrine gidildi.

Tüm birlikler 8. Amerikan Ordusuna bağlandı. Bunların arasında Türk Tugayı da vardı. Bu Tugaya ‘North Star’ (Kutup Yıldızı) adı verildi.

Türk Tugayı’nın ilk görevi Seul’un 46 km. kuzeybatısındaki Munson bölgesinin güvenliğini sağlamaktı. Burada 25. Amerikan Tümeninin geri bölgesi güvene alındı ve tümenin Sunchon bölgesinde toplanmasını sağladı. Bu sırada Tugayın 9. Amerikan Kolordusunun ihtiyatını teşkil etmek üzere 22 Kasım’da, Kunuriye hareket etmesi bildirildi. Daha sonra ordu çeşitli bölgelere kaydırıldı. İlerleyen zamanlarda, 28 Kasım 1950 sabahı Çin ordusu hızlı bir taarruza girdi. Burada başarıyla karşı konuldu.

28’i 29’a bağlayan Kasım gecesi Sinnimni’de geçici saldırılar oldu. Amerikan birlikleri de destek vermesine rağmen Sinnimni geri alınamadı. Ancak bu ilerdeki birliklerin geri çekilmelerini sağladı. Türk Ordusu çeşitli cephelerde savaşıyor, bu, Amerikan Ordusunun geri çekilmesine zaman kazandırıyordu.

Türk Tugayı, 6 Ocak 1951’de Chonan’da 20 gün ihtiyatta kaldıktan sonra Sarı Deniz’den Japon Denizi’ne kadar uzanan hattı ele geçirmekle görevlendirildi. Bu nedenle 24 Ocak’ta harekete geçildi. 2 gün sonra Kumyangjangni Kasabası, 156 rakımlı tepe ele geçirildi.

Önceden de ifade edildiği gibi savaşta her iki taraf da kesin bir zafer elde edemediler. Lakin verilen sınavın sonucu Türkiye için zaferdi. Bu zafer Amerikan Kongresi’nin verdiği Mümtaz Birlik Nişanı ve Beratı, ayrıca Güney Kore Cumhurbaşkanı’nın verdiği Cumhurbaşkanlığı Birlik Nişanı ile ödüllendirildi. En büyük ödül ise daha önce de belirtildiği gibi 1952’de NATO üyeliği ile verilecekti.

Savaşın ardından Tugay bir süre Kore’de kaldı. 1960’da bir bölüğe indirildi. 1960’da bir bölüğe indirildi. 1965’te ise bir Manga bırakıldı ve sonra o da yurda döndü.

Savaşın Türkiye Açısından Sonuçları

Kore savaşı, 1922 ile 1950 arasında savaşa katılmayan Türkiye için büyük bir imtihandı. Lakin sonuç gösterdi ki Türk Ordusu gücünden hiçbir şey kaybetmemişti.

37 Subay, 26 Astsubay, 658 er olmak üzere toplam 721 şehidimiz, 2147 yaralımız, 234 esir ve 175 kayıp vardı.

Savaşın ardından akıllarda pek çok soru vardı. Bunlardan iki tanesini değerlendireceğiz. Birincisi; verilen kayıpların ardından akıllarda hep bir soru kaldı: ‘Neden gittik?’ Çünkü her ne olursa olsun hangi ödül alınacak olursa olsun, Türkiye’nin mili menfaatleri haricindeki bir olayda bu kadar kayıp vermesi söz konusuydu.

Ve 25 Haziran 1959’da Nazım Hikmet ‘Diyet’ adlı şiirinin bir kısmında şöyle diyecekti:

“Beni, Üniversiteli yedek subayı,

Kore’de harcadınız Adnan Bey.

Elleriniz itti beni ölüme

Vıcık vıcık terli, tombul elleriniz.

Gözleriniz itti beni arkamdan

Ve ben al kan içinde ölürken

Çığlığımı duymamanız için

Kaçırdı bacaklarınız sizi arabanıza bindirip.”

İkinci soru ise birinci ile bağlantılı bir soruydu: ‘Acaba kalanlara gereken ehemmiyet verildi mi? Ya da veriliyor mu?’ “Kore Savaşı, kendisiyle ilgilenilmesini bekleyen ortak kar bir antika eşya gibi, toplumsal belleğin müzayede salonunda bekledi durdu. En sonunda Atlas Dergisi geçtiğimiz yıl konuya el attı. O da yankılarını bulmadı. Demek ki Kore Savaşında tuhaf bir toplusal bellek mekanizması işliyor: öyle ki bu savaş, TRT gece bültenlerinde Gazilerinin yaşamını yitirdiğini duymamızla anılır hale gelmekten öte bir yere sahip olmaz oldu yaşamlarımızda.”[16]

Bugün Türk Şehitliği Güney Kore’nin Seul–Pusan Kasabasının yakınında Tanggok Mezarlığında Pusan Şehitliğinde bulunmaktadır.

Samet Zenginoğlu

Uluslararası İlişliler Uzmanı

Yazarın tüm yazıları için tıklayın. Yazara E-Posta atmak için tıklayın.

 


[1] Mehmet Hasgüler, Mehmet B. Uludağ, Devletlerarası ve Hükümetler-dışı Uluslararası Örgütler, Nobel Yayın Dağıtım, Ankara 2006, s. 132, 133.

[2] Ali Çimen, Göknur Göğebakan, Tarihi Değiştiren Savaşlar, Timaş Yayınları, İstanbul 2007, s. 386.

[3] Fahir Armaoğlu, Siyasi Tarih, Tisa Matbaası, 1986, s. 455.

[4] Oral Sander, Siyasi Tarih, İmge Kitabevi, Ankara 1994, s. 332.

[5] Aynı yer.

[6] Serdar Kaya, Endoktrinasyon (8): Kore Savaşı (Konu Çalışması), http://www.akpartiforum.com/endoktrinasyon-8-kore-savasi-konu-calismasi-t91938.html, (Erişim: 11.05.2011)

[7] Zbigniew Brzezinski, Büyük Satranç Tahtası Amerika’nın Küresel Üstünlüğü ve Bunun Jeostratejik Gereklilikleri, (çev. Yelda Türedi), İnkılap Yayınları, İstanbul 2005, s. 82.

[8] Çimen ve Göğebakan, a.g.e., s. 382.

[9] Aynı Yer.

[10] Ahmet Davutoğlu, Stratejik Derinlik Türkiye’nin Uluslararası Konumu, Küre Yayınları, İstanbul 2007, s. 67.

[11] Ibid., s. 388.

[12] Ercan Haytoğlu, Kore Savaşı ve Denizli Kore Şehitleri ile Gazileri,  Pamukkale Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, Yıl 2002 (1), Sayı: 11, s. 76.

[13] Armaoğlu, a.g.e., s. 455.

[14] Soner Yalçın, Doğan Yurdakul, Bay Pipo, Doğan Kitap, İstanbul 2006, s. 32.

[15] Çimen ve Göğebakan, a.g.e., s. 388.

[16] Ertan Keskinsoy, Kore Savaşı, Irak ve Toplumsal Bellek, http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=1909, (Erişim: 25.04.2011)

Samet Zenginoglu (5 Posts)


By


Readers Comments (0)