Doç. Dr. Veysel Ayhan » Makale Analiz » Orta Doğu » TR

Türkiye’nin Suriye Politikasını Anlamak

Kasım 28, 2011   ·   0 Comments

Türkiye’nin Suriye politikasına yönelik farklı tartışmaların hem akademik düzeyde hem de kamuoyu düzeyinde yapıldığı dikkat çekmektedir. Bazı gözlemciler Türkiye’nin Batılı ülkelerin teşviki ve yönlendirmesiyle Suriye ile bir savaşın içine sürüklendiğini belirtirken diğer bazı araştırmacılar ise Türkiye’nin insani kaygılarla Suriye rejimine reform yönünde baskı yaptığını ileri sürmektedirler. Her iki yaklaşımı da doğrulacak veriler bulmak mümkün olmakla birlikte, Türkiye’nin yanı başında ikinci bir Lübnan görmek istemediği düşünülmektedir. Dolayısıyla Türkiye’nin Şam politikasının temelinde Suriye’nin Lübnanlaşmasını engelleme çabasınını ileri sürülebilir.

Lübnanlaşma Olgusu[1]

Lübnanlaşma olgusu bir ülkenin etnik, dinsel, mezhepsel veya kabilesel bir iç savaşın içine sürüklenerek dış müdahalelere açık hale gelmesi, birliğini ve istikrarını kaybetmesi ve bölgesel savaşların yaşandığı bir sahaya dönüşmesi olarak adlandırılmaktradır. Lübnan’ın yakın tarihine bakıldığında 1958’den itibaren ülkenin sürekli bir şekilde iç savaşların ve bölgesel işgallerin yaşandığı bir ülke olarak öne çıktığı görülmektedir. Osmanlı sonrası dönemde Fransız işgaline uğrayan ve ardından bağımsızlığını kazandıktan kısa bir süre sonra da kendi içinde iç savaşlar yaşayan, 1958’den 1976’a kadar siyasi anlamda uluslararası müdahalelere sahne olan, söz konusu tarihten günümüze dek süren süreçte de hem siyasi ve ekonomik hem de doğrudan askeri işgallere uğrayan bir ülke haline geldiği görülmektedir.

Bir ülkenin Lübnanlaşması için öncelikli olarak o ülkenin farklı dinsel, mezhepsel, etnik ve kabilesel diyebileceğimiz farklılıklara sahip olması gerekmektedir. Her iç çatışmayı Lübnanlaşma olgusuyla açıklamak mümkün değildir. Lübnanlaşma için bir ülkenin iç çatışmaların yanı sıra aynı zamanda her türlü dış müdahaleye de açık hale gelmesi gerekmektedir. Ülkeyi oluşturan farklı gruplar iç çatışma olgusu nedeniyle sürekli bir şekilde bir varlık sorunu yaşamakta ve varlıklarını sürdürmek için de askeri, siyasi, diplomatik ve ekonomik alanda dış destek arayışlarında bulunmaktadır. Lübnanlaşmaya başlayan bir ülkede merkezi devlet yapısı da çökmeye başlar ve her grup kendi bölgesinde egemen otorite olarak öne çıkar. Lübnanlaşan bir ülkenin her an parçalanması mümkün olmakla birlikte iç ve dış dinamikler parçalanmayı engellemekte ancak gruplar arasındaki çatışma sürecini engellemekte başarısız olmaktadır. Bu bağlamda Lübnanlı gruplar 1976’dan 1990’ların başına kadar 25 yıllık bir iç savaş yaşadığı; yalnızca 2006-2011 arası dönemde bir büyük savaş (2006 İsrail-Lübnan Savaşı) ve yüzlerce iç çatışma  yaşadığı görülmektedir. Suriye sorununa yaklaşım bağlamında düşünüldüğünde Lübnanlı Şiilerin doğrudan gösterilerin bastırılmasına katıldığı ileri sürülürken Sünni Hariri grubunun ise Hizbullah’ın aksine göstericilere siyasi, ekonomik ve askeri olarak destek çıktığı ileri sürülmektedir. Dolayısıyla Lübnanlaşan bir ülkede ortak bir dış politika anlayışının da olmadığını ve her grubun kendi çıkarları ve angajmanları bağlamında bir iç ve dış politika yürüttüğü görülmektedir.

Lübnanlaşma olgusu üzerinden hareket edilecek olursa Lübnan’da 22’nin üstünde farklı kimliklerin olduğu ve her kimliğin belli bir bölgede çoğunluğu oluşturduğu ve bazen kimlikler içinde bir ayrışma yaşandığı dikkat çekmektedir. Örneğin, en bilinen örnekleriyle bakıldığı Lübnan’daki Hıristiyanların, Sünniler ve Dürzilerin bile kendi içinde parçalı bir yapıda oldukları ve her bir grubun farklı angajmanlarla varlığını sürdürdüğü görülmektedir. Mesela Dürziler kendi içinde Canbolat ailesi ile Arslan ailesi arasında bölünmektedir. Söz konusu ayrımlar Hıristiyan mezhepler arasında da yaşanmaktadır. Samir Caca Suriye karşıtı ve Hariri ile ittifak halinde iken, eskiden Suriye ile savaşan Michael Aoun ise yeni dönemde Suriye ve Hizbullah ile ittifak etmektedir. Dolayısıyla geçmişten günümüze Lübnan’ın Orta Doğu’daki çatışmaların ve rekabetin yaşandığı bir saha olduğu görülmektedir. Eskiden Emevilerle ile Hıristiyan güçler ardından da Osmanlı ile Fransa ve günümüzde de Suudi Arabistan, İran, İsrail, Suriye, Türkiye, ABD ve Fransa gibi birçok aktörün fiili olarak rekabet ettiği ve bazen de savaştığı bir ülke haline gelmiştir. Örneğin 2006 İsrail-Hizbullah çatışmasını yalnızca İsrail ve Şii milisler arasında yaşanan bir savaş olarak görmek yerine İsrail, ABD, Fransa, İran, Suriye, Suudi Arabistan gibi aktörler ile Lübnanlı Sünni, Hıristiyan ve Dürzi güçler arasındaki bir çatışma durumu olarak tanımak daha doğru olacaktır. 2006 savaşında her aktör kendi çıkar tanımlaması üzerinde hareketle bir posizyon almıştı. Lübnanlı Hariri taraftarı Sünni gruplar İsrail saldırısına karşı çıkmakla birlikte savaşın en azından Hizbullah’ın askeri olarak zayıflatılması beklentisi içerisinde olmuşlardı. Suudiler İran etkisine bir darbe vurulması beklentisi içerisinde olurken, İranlılar ise de hem de İran etkisine karşı olan Lübnanlı gruplar hem de İsrail ve ABD’nin askeri, siyasi ve psikolojik bir yenilgi alması için çabalamaktaydılar. Görüldüğü üzere Lübnanlaşan bir ülke sonu gelmez iç savaşlar ve dış müdahalelerin içerisine sürüklenmektedir.

Suriye’nin Lübnanlaşma Olasılığı

Bu noktada da sorulması gerekilen temel soru Suriye’nin Lübnanlaşma olasılığı bulunmakta mıdır olmalıdır. Kişisel olarak hem tarihsel hem de toplumsal yapısı itibariyle Suriye’nin Orta Doğu’da Lübnanlaşabilecek en önemli ülkelerden biri olduğunu düşünmekteyim. Ülkenin tarihsel geri planına bakıldığında sürekli bir şekilde farklı gruplar arasındaki çatışmalara sahne olduğu görülmektedir. 1860 Ağustosunda Şam’da Müslüman ve Hıristiyan gruplar arasında yaşanan çatışmaların hemen ardından Fransız askerleri Beyrut’tan başlayarak Şam’a kadar olan bölgeyi işgal etmişti. İngiliz donanması da Suriye ve Lübnan kıyılarına demir atmıştı. Söz konusu güçlerin Suriye topraklarına asker sokmanının tek gerekçesi Suriye’de yaşanan iç çatışma durumuydu. Nitekim Osmanlı İmparatorluğu, yabancı güçlerin bölgeye asker çıkartmasının sorumluluğunu kendi mülki amirlerine kesmiş Şam Valisi Ahmed Paşa başta olmak üzere birçok mülki ve askeri memur idam edilmişti. 1920 Temmuzunda Fransız işgali karşısında Sünni Araplar, 1925-1927’de Dürzi güçler kendi bölgelerindeki ve Lübnan’daki Dürzilerin bağımsızlığı için Fransa karşısında güçlü bir direniş gösterirken bazı Suriyeli grupların da Fransa ile işbirliği yaptığı bilinmektedir. Dürzilerin isyan sırasında Şam’ı ele geçirdikten sonra Fransa ile işbirliği yaptığını öne sürdüğü kesimlere karşı şiddet kullanması dikkat çekicidir.

Bu bağlamda Toplumsal olarak bakıldığında da Suriye toplumu kendi içinde dinsel, mezhepsel, etnik ve kabilesel olarak parçalı bir yapıya sahip olduğu görülmektedir. “Suriye’de İktidar Mücadelesi: Reform ve Devrim Kıskacındaki Esad Rejimi” adlı yazımızda da belirtmiş olduğumuz gibi Suriye halkı, hem etnik hem dini hem de mezhepsel açıdan heterojen bir ülkedir. Bu heterojenliğin temelinde ülkenin tarih boyunca farklı dinler, ırklar ve mezheplere ev sahipliği yapmasından kaynaklanmaktadır. I. Dünya Savaşı sonrası Suriye’yi işgal eden Fransa zaman içerisinde mezhepsel ve dinsel farklıları dikkate alarak Suriye’de 6 ayrı yönetim oluşturmuştu. Toplumsal düzeyde Dürzilerin çoğunluğunu oluşturduğu Suveyda merkezli bölge Şam Devletinden ayrılarak Dürzi Devletine dönüştürmüş, Alevilerin çoğunluğunu oluşturduğu Lazkiye ve çevresinde Alevi Devleti kurulmuş, Maruni Hıristiyanların yoğun olduğu Lübnan Dağı bölgesine Beka, Trablus, Sur ve Seyda’da katılarak Büyük Lübnan Devleti oluşturulmuş, Türkmenlerin, Ermenilerin ve Alevi Arapların yoğun olduğu İskenderun bölgesi Halep Devletinden ayırarak İskenderun Sancağına dönüştürülmüş, Şam ve Halep de iki ayrı devlet kurulmuştu. Der el Zor’daki Fransız askeri birimleri bölgedeki Arapların aşiret bağlarından hareket ederek Der el Zor’da da kabilelerde oluşsan bağımsız bir yapı kurulmasını savunmuşlardı

Fransız güçleri tarafından mezhepsel farklılıklar dikkate alınarak oluşturulan Dürzi ve Alevi devletleri 1942 yılında kadar bağımsız statülerini korurken, Büyük Lübnan Devleti 1926’da Suriye’den tamamen ayrılmıştı.

Bu bağlamda toplumsal düzeyde bakıldığında Suriye’deki başlıca azınlıkları mezhepsel düzeyde Aleviler, Dürziler, İsmaililer, Caferiler, dinsel düzeyde Hıristiyanlar, Yezidiler, etnik düzeyde de Araplar, Kürtler, Türkmenler, Ermeniler ve Kafkas kökenliler olarak ayırmak mümkündür. Hıristiyanlar arasında en önemli mezhepsel grubu yaklaşık %5’lik oranıyla Rum Ortodokslar oluşturmaktadır. Yaklaşık  23 milyonluk bir nüfusa sahip Suriye’de etnik ve dini grupların oranları hakkında doğru ve açık bilgilere ulaşmak mümkün olmamakla birlikte geçmiş dönemlerde yapılan sayımlardan ve verilerden hareketle bazı sonuçlara ulaşabiliriz.  Buna göre  Aleviler %11-13, İsmaililer %-1-1,5, Dürziler %5-6, Hıristiyanlar %12-15 civarındadır. Etnik olarak ise Kürtler %10-13, Türkmenler %1-2, Kaskas kökenliler %0,1 civarında olduğu ileri sürülmektedir. Bu durumda Sünni Arapların toplum nüfusunun yaklaşık %52-58 arası olduğu düşünülmektedir.

Söz konusu nüfus dağılımını toplumsal grupların yaşadığı bölgelere bağlamında ele aldığımızda Lübnanlaşmanın Suriye’de yaşanabilme olasılığını olduğunu daha rahat öngörebiliriz. Günümüzde Suriye devleti 14 vilayetten oluşmaktadır. Bunların içerisinde Sünni Arapların çoğunlukta olduğu vilayetlerin sayısı oldukça tartışmalıdır. Örneğin, en büyük Sünni Arap nüfusunun bulunduğu illerden biri olan Humus’da 1594’de Müslümanların toplam nüfusu %75’tir. Bu nüfus içerisinde Şii, Alevi, İsmailli gibi mezheplerde bulunmaktadır.[2] Humus vilayeti günümüzde de Hıristiyanların yoğun yaşadığı bir bölgedir. Suveyda vilayeti tarihsel olarak Dürzi ve Hıristiyan gruplara ev sahipliği yapmıştır. Türkiye sınırında bulunan ve yaklaşık 1. 800 bin nüfuslu Haseki’de Sünni Araplar çoğunluğu oluşturmamaktadırlar. Lazkiye ve Tarsus bölgesinde de Sünni Arapların nüfusu diğer gruplar karşısında azınlık konumundadır. Halep ve Şam’da Sünni Araplar çoğunluğu oluşturmalarına karşın diğer kesimlerde de ciddi oranda Vilayet genelinde yaşamaktadırlar. Türkiye sınırındaki Rakka vilayetinde de Sünni Arap nüfusu diğer kesimler dengelemektedir. Tüm Suriye illeri için demografik dağılım yapıldığında büyük şehirlerde farklı grupların bir arada yaşadığını; ancak her grubun şehir içinde kendi mahallesini oluşturduğu görülmektedir. Dolayısıyla Suriye’nin de Lübnan benzeri bir toplumsal ve demografik dağılıma sahip olduğu görülmektedir.

Türkiye’nin Yeni Suriye Politikası: Lübnanlaşmayı Engellemek

Türkiye’nin Suriye politikasının temelinde ABD’nin, AB’nin askeri müdahale yönündeki teşviki ya da Rusya’nın tehditleri değil aksine Suriye’nin Lübnanlaşma süreci etkili olmaktadır. Suriye’deki iktidar mücadelesinin kanlı bir iç savaşa doğru sürüklendiği bir dönemde Ankara, Şam’ın istikrarını ve birliğini koruyacak politikaları kısa sürede hayata geçirmeye çalışmaktadır. Bu amaca yönelik olarak Mayıs ayına kadar Esad rejiminin ülke içinde muhalefeti kontrol alıp almayacağı yönünde sorunu anlamaya yönelik girişimlerde bulundu. Rejimin mezhepsel iktidar değişimini kontrol altına alamayacağı anlaşılınca da olayların toplumsal ayrıştırmayı derinleştirmemesi için sert demeçler ve uyarılarda bulunarak reform yapılması talep edildi. Reform talepleri de karşılanmayınca doğrudan Beşşar Esad’ı görevi bırakması talep edilmeye başlandı. Bunun için de değişim sürecinde bölge ülkelerinin aktif olarak Suriye rejimine uygulanacak olan yaptırımlara destek vermesi için Arap ülkeleri üzerindeki girişimlerini artırdığı görülmektedir. Diğer yandan Rusya ve Çin’in BM Güvenlik Konseyindeki olumsuz tavrı da eleştirilerden payını aldı. Türkiye’nin bakışına göre Rusya ve Çin’in Suriye politikası Suriye’nin toplumsal bir çatışmanın içine sürüklenmesine yol açmaktadır. Eğer Güvenlik Konseyi Suriye konusunda hızlı bir şekilde karar alamaz ise uzun dönemde Suriye’nin toplumsal parçalanmışlığına ve sürekli bir şekilde dış müdahalelere açık bir ülke haline gelmesine seyirci kalacaktır.

Böyle bir durumda bir çok ülkenin Suriye’nin Lübnanlaşması beklentisi içinde olduğu ileri sürülebilir. İsrail her ne kadar Alevi bir rejimin varlığından memnun ise de toplumsal birliğini yitirmiş ve kendi iç sorunlarıyla boğuşan bir Suriye’den daha memnun olacağı açıktır. ABD açısından bakıldığında da Suriye Amerikan çıkarlarına tehdit oluşturacak kadar büyük ve sorunlu bir ülke. Toplumsal parçalanmışlığın getireceği zayıflık ABD’nin Suriye’de sürekli bir şekilde kendisiyle işbirliği yapabileceği bir grup bulmasına yol açacaktır.

Aynı durum Fransa için de geçerlidir. Fransa’da iç savaşın içerisine sürüklenmiş bir ülkede daha etkili olabileceğini varsaymaktadır. Arap ülkeleri açısından düşünüldüğünde soruna ne kadar 9 ay geçmesine rağmen müdahale edemedikleri anlaşılabilir. Suudiler Suriye’nin sürekli bir şekilde sorun çıkartan bir ülke olmasından zaten rahatsızlık duymaktaydılar. Bölgede Esad rejimini destekleyen ülkelerin başında gelen İran ise iç savaşı körükleyerek Suriye’ye istikrar getiremeyeceğinin farkındadır. İran düne kadar neden Suriye rejiminin desteklediği anlaşılır olmakla birlikte halen dahi rejime verdiği desteği açıklamada stratejik ortak veya stratejik çıkarlar kavramıyla açıklamak oldukça güçtür. İran’ın Suriye’de kaybeden bir aktöre oynamasının nedenleri arasında uzun dönemde Suriye’nin iç politikasına etki eden küçük bir grupla hareket edebilmenin koşullarını oluşturduğu da varsayılabilir. İran’ın aynı zamanda Irak’taki varlığını daha da güçlendirerek bu süreçten karlı çıkmayı beklediği de ileri sürülebilir. Beşşar Esad’a iktidardan çekil çağrısı yapan Ürdün Kralı’nın da Türkiye ile aynı kaygıları taşıdığı düşünülmektedir.

Bu bağlamda Türkiye’nin yeni Suriye politikasının temelinde Esad rejimini bölgesel ve uluslararası baskıyla kısa sürede değiştirmek ve Suriye’yi dış müdahaleye açık bir ülke haline gelmesini engellemek hedefi yatmaktadır. Aynı şekilde toplumsal parçalanmışlığın getireceği Alevi, Kürt, Sünni, Hıristiyan bölgelerinin Lübnan benzeri yarı bağımsız askeri ve siyasi yapılara dönüşmesi olasılığının getireceği siyasi, ekonomik ve toplumsal sorunları da bertaraf etmek istemektedir. Söz konusu endişelerin de etkisiyle Türkiye, Suriye’deki gelişmeleri yakından takip etmekte ve değişim sürecine de önderlik etmeye çalışmaktadır. Nitekim eğer Suriye muhalefeti Türkiye değil de Fransa üzerinden örgütleme girişimlerinde bulunmasına göz yumulsaydı Türkiye’nin Esad sonrası dönemde Suriye’deki etnik ve mezhepsel gruplar üzerindeki etkisinin de sınırlı kalacağı açıktı. Daha açık bir deyişle şayet Türkiye Suriye’de yaşananları tribünden izlemeyi seçseydi, aynı zamanda Suriye’nin Lübnanlaşmasına da seyirci kalacağı; ancak Lübnanlaşan Suriye’nin doğuracağı askeri, siyasi, toplumsal ve ekonomik sorunlarla mücadele etmek zorunda kalacağı açıktır.

Bu kapsamda Türkiye’nin önceliği bölge ülkeleriyle birlikte hareket ederek Beşşar Esad’ı iktidardan uzaklaştıracak somut yaptırımları hayata geçirmek gelmektedir. Bölge ülkelerinin Suriye’ye yaptırım uygulanması yönünde kararlar almasının ardından Türkiye’nin BM Güvenlik Konseyi üyeleri üzerinde yeni bir yaptırım tasarısı hazırlaması yönünde girişimlerde bulunması beklenmektedir. Böylelikle Türkiye Esad rejiminin hem bölgede hem de uluslararası alanda yalnızlaştırarak kısa sürede iktidardan çekilmesini sağlamaya çalışmaktadır. Tüm yaptırım kararlarına rağmen Esad rejiminin iktidardan uzaklaşmayı reddetmesi ve ülkenin bir iç savaşa sürüklenmesi durumunda ise Türkiye’nin bölge ülkelerinin de desteğiyle askeri bir müdahaleyi gündeme getirmesi öngörülmektedir.  Aksi durumda Türkiye’nin yanı başında sürekli iç savaşlara ve işgale uğrayan bir Suriye ile birlikte yaşamak zorunda kalacağı ileri sürülebilir.

 

Doç. Dr. Veysel AYHAN

Orta Doğu Stratejik Araştırmalar Merkezi (ORSAM) Ortadoğu Danışmanı, Abant İzzet Baysal Üniversitesi Uluslararası İliş. Bölümü öğretim üyesi.

Yazarın tüm yazıları için tıklayın. / Yazara E-Posta atamak için tıklayın.

Kaynak: ORSAM


[1] Kavramı daha iyi anlayabilmek için bkz., Veysel Ayhan-Özlem Tür, Lübnan: Savaş, Barış, Direniş ve Türkiye ile İlişkiler , Bursa: Dora Yay., Ekim 2009

[2] Enver Çakar, “Tahrir Defterlerine Göre XVI. Yüzyılda Humus Şehri, Fırat Üniversitesi, F.Ü.Sosyal Bilimler Dergisi 2003 13 (2), s. 392

Veysel Ayhan (16 Posts)

Doç. Dr. Veysel Ayhan, Abant İzzet Baysal Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü'nde öğretim üyeliği yapmakta. Aynı zamanda Orta Doğu Barış Araştırmaları Merkezi'nin başkanlığını üstlenmekte.


By


Readers Comments (0)