Doç. Dr. Veysel Ayhan » Makale Analiz » Orta Doğu

Ortadoğu’daki Şii-Sünni Gerginliği ve Türkiye

Ocak 26, 2012   ·   0 Comments

İslam dünyası bir kez daha Şii ve Sünni gerginliğinin ve çatışmasının içerisine sürüklenmiş bulunmaktadır. Lübnan’dan Bahreyn’e, Yemen’den Irak’a,  Pakistan’dan Suudi Arabistan’a ve Suriye’ye kadar oldukça geniş bir coğrafyada Sünni ve Şii mezhepleri arasında siyasal ve toplumsal bir çatışma yaşanmaktadır. Ankara’nın son dönemde mezhepsel çatışmaların karşısında olduğuna dair mesajlar vermesine karşılık real politik alanda Sünni merkezli bir dış politika izlemesi Şii aktörler tarafından eleştirilmesine yol açmaktadır.

Şii ve Sünni Aktörlerin Çatışma Bölgeleri

İslam dünyası 2012 yılına Irak’ta Şiileri hedef alan bombalamalar, Suriye’deki, Yemen’deki, Suudi Arabistan’daki, Bahreyn’deki ve bölgemizde yaşanan diğer çatışmalarla birlikte girmiştir. Siyasal amaçlar ve hedefleri gerçekleştirmek için düzenlenen saldırılar ve çatışmaların ortak özelliği ise aktörlerin sınıflandırılmasında ortaya çıkmaktadır. Örneğin, Irak’ta ne son 2 gün önce Basra’da düzenlenen saldırılarda da hedef alınan kesimlerin Şiiler olması dikkat çekicidir. Diğer yandan Yemen’in kuzeyinde Suudi Arabistan sınırındaki Saada bölgesinde bir kez daha başlayan çatışmaların aktörlerine bakıldığında Şii ve Selefi gruplar oldukları görülmektedir. Türkiye sınırındaki Suriye’de yaşanan çatışmaların temelinde de mezhepsel unsurların olduğu artık kabul edilmeye başlanmıştır. Bahreyn’deki iktidar mücadelesinin Şiiler ile Sünniler arasında yaşandığı, Suudi Arabistan’ın Doğu vilayetinde demokratik haklar talebiyle gösteri yapanların Şii kökenli vatandaşlar olduğunu da ayrıca belirtmek gerekir. Lübnan’da 2000’lerin başından itibaren sürekli artarak süren gerginliğin başlıca aktörlerinin Şii Hizbullah ile Sünni Hariri gurubu olduğunu da eklemek gerekir.

Dolayısıyla bir çok ülkede yaşandığı üzere İslam dünyası son yıllarda mezhep kökenli bir çatışmanın içerisine sürüklenmiş bulunmaktadır. Bununla birlikte yaşanan çatışmanın temelinde siyasal amaçlar olduğunu belirtmek gerekir. Diğer bir deyişle halı hazırda yaşanan çatışmaları mezhepsel farklılıkla açıklamak yerine siyasal olanın mezhepsel farklılığın kullanması olarak değerlendirmek gerekir. Esasında bölgemizde de yaşanan temel sorun iktidarı elinde tutan kesimlerin, kendisinden farklı olan mezhelsel ve etnik gruplara eşit vatandaşlık temelinde Anayasal olarak hak ve hürriyetleri tanımada sorunlar yaşamasından kaynaklanmaktadır. Yıllardır ülke içindeki farklı mezhepsel ve etnik grupların varlığını tanımayan ve söz konusu kesimlerin eşit vatandaşlık taleplerini yanıtsız bırakan iktidarlar, bugün yaşanan mezhepsel çatışmaların hazırlayıcıları konumundadırlar.

Bu bağlamda Irak’tan başlayacak olursak, ABD’nin çekilmesinden sonra doğrudan Şii sivilleri hedef alan bombalı saldırıların sayısında ciddi bir artış olduğu görülmektedir. 22 Aralık’ta başkent Bağdat’ta düzenlenen saldırılarda 69 kişi hayatını yitirirken, 6 Ocak’ta yine Şiileri hedef alan saldırılarda 72 kişi yaşamını yitirmişti. 14 Ocakta Basra’daki Erbain törenlerini hedef alan saldırıda ise 53 kişinin yaşamını yitirmesi, Amerikan işgali sonrası ülkenin mezhepsel bir iç savaşa doğru sürükleneceği kaygılarını güçlendirmektedir. Bilindiği üzere ülkenin en büyük grubunu oluşturan Şiiler 2003 Irak işgaline kadar geçen sürede Sünni kökenli iktidarların baskısı altında mezhepsel ayrımcılık politikalarıyla karşı karşıya kalmışlardı. Baas iktidarı ile birlikte doruğa taşınan mezhepsel ve etnik ayrımcılık Iraklı binlerce Şii ve Kürdün yaşamını yitirmesine yol açmıştı. Saddam Hüseyin döneminde Şii ve Kürtlerin yaşadığı şiddet ve ayrımcılık Iraklı Sünni gruplar tarafından ciddi şekilde eleştirilmediği gibi devlet bürokrasisinde de etkili olan sivil ve askeri unsurların ağırlıklı olan Sünni Araplardan oluşması taraflar arasındaki düşmanlığı toplumsal düzeyde derinleştirmişti. Bugün ise tam tersi bir şekilde iktidarı ele geçiren Şii unsurlar Sünnilerin siyasal varlığını hedef alan politikalara öncülük etmektedir. Şii aktörlerin temel korkusu Sünnilerin bölgesel ülkelerin desteğiyle bir kez daha Irak’ta iktidarı ele geçirmesi olabilir. Nitekim, bölgedeki Arap ülkelerine baktıklarında Şii karşıtı bir dış politika izlediklerini görmektedirler. Aynı zamanda söz konusu ülkelerdeki Şiilerinde temel hak ve hürriyetlerden yoksun bir şekilde yaşadıklarını da gözlemleyebilmektedirler. Örneğin, Suudi Arabistan’da ya da Bahreyn’de Şii nüfus ciddi anlamda siyasal, ekonomik ve mezhepsel baskılarla karşı karşıyadır. Söz konusu kaygıların da etkisiyle Şii aktörler kitle psikolojisiyle hareket etmekte ve Sünni kökenli aktörlerin her türlü davranışını düşmanca bir girişim olarak değerlendirmektedirler.

Bahreyn’e bakıldığında ise Irak’tan farklı olarak iktidarı elinde tutan El Halife ailesinin devlet bürokrasisinde Sünni kökenli ailelere yer verdiği ve Anayasal düzeyde de Şiilerin siyasal iktidarı üzerinde etkili olabilecek tüm kanalları kapattığı görülmektedir. Örneğin, her ne kadar Anayasal Monarşi ile yöneltilse de, Şii seçmenden destek alan partilerin Meclis’te çoğunluğu oluşturmalarına yol açacak demokratik bir seçim kanunu uygulamaktan kaçınmaktadırlar. Nüfusun yaklaşık %65-70’ini oluşturan Şiiler yürürlükteki seçim yasası nedeniyle 40 sandalyeli mecliste en fazla 18 üye ile temsil edilebilmektedirler. Başbakanı atama ve hükümeti fesh etme dahil geniş yetkileri elinde tutan el Halife ailesi, buna rağmen Şiilerin siyasal alanda etkili olmasını engelleyici politikalara öncelik vermektedir. 2011 Şubatında Şiilerin yeniden ayaklanmasının ardından ise Suudi Arabistan öncülüğünde Körfez İşbirliği Konseyi üyesi ülkeler Bahreyn’deki Sünni iktidara destek vermek için ülkeye asker göndermiştir. Halen Bahreyn’de bulunan yabancı askerlerin olaylara müdahalesi sonucu onlarca Şii gösterici yaşamını yitirirken, bir çok Sünni devlet başkanının olaylar karşısında seyirci kalması genelde tüm Şiiler üzerinde olumsuz bir etki bırakmıştır.

Diğer yandan Suudi Arabistan’ın Doğu Vilayetinde de Şiiler Mart 2011 tarihinden itibaren mezhepsel ayrımcılığa karşı çıkmak ve Anayasal eşitlik talepleriyle ayaklanmıştır. Bahreyn’deki Şii ayaklanmalarının başlamasından yaklaşık bir ay sonra kitlesel protesto eylemlerinde bulunan Şiiler aralıklı olarak 2012 Ocağında da gösterileri sürdürmektedirler. En son 13 Ocakta düzenlenen gösteriler sırasında 1 Şii protestocunun yaşamını yitirmesi, Suudi yönetiminin soruna güvenlik perspektifinden yaklaşmayı sürdüreceğini göstermektedir. (1 ) Diğer yandan Suudi Arabistan’daki Şiilerin sorunlarını ağırlıklı olarak İran kaynaklı veya Şii kökenli yazarlar ve medya kuruluşlarının gündeme getirmesi ise bir kez daha bir bütün olarak Şii toplumunda Sünni siyasetçiler, yazarlar, kuruluşlar ve devlet adamlarına karşı var olan güvensizliği derinleştirmektedir.

Benzer sorunlar Yemen, Lübnan ve Sünniler ile Şiilerin birlikte yaşadığı ülkelerde de az veya çok bulunmaktadır. Örneğin, Pakistan’da Erbain törenleri için bir araya gelen Şiilere karşı düzenlenen saldırıda yaklaşık 20 kişi yaşamını yitirirken, benzer saldırıların hedefi olan Basra’daki Şiilerden 53 kişi de yaşamını yitirmiştir. Basra’daki veya herhangi bir bölgedeki saldırıların hedefinde doğrudan Şiiliğin olması, kaçınılmaz olarak toplumsal düzeyde Şii-Sünni ayrılığının derinleşmesine yol açmaktadır.

Bu kapsamda son bir örnek olarak Suriye’deki olayları değerlendirdiğimizde de benzer bir tablo ile karşı karşıya olduğumuz görülmektedir. Suudi Arabistan’daki Şii gösterileri ile aynı dönemde başlayan Suriye’deki ayaklanmaları her ne kadar Suriye’nin demokratikleştirilmesini hedeflediğini ileri sürse de, mezhepsel bir özelliğe sahip olması dikkat çekicidir.  Rejim karşıtı ayaklanmanın ağırlıklı olarak Sünni Arap kökenli kalması ve diğer mezhepsel ve etnik grupların desteğini arkasına almada başarısız olması, sorunun bölgede mezhepsel bir ittifaka doğru evrilmesine yol açmıştır. Suriye’deki olayları durdurmak için askeri bir müdahale talebinde bulunan Katar’ın yanı başında meydana gelen Suudi Arabistan ve Bahreyn’deki gösteriler karşısında sessiz kalması dikkatlerden kaçmamıştır. Diğer yandan İran, Irak ve Lübnanlı Şii kökenli liderlerinde de Suriye’deki sivil ölümleri görmezden gelmesi ve doğrudan Esad yönetimini desteklemesi ise Sünni toplumunda hayal kırıklığı yaratmıştır. Dolayısıyla son yıllarda İslam dünyasında yaşanan mezhepsel gerginliğin ve çatışmanın temelinde siyasal aktörlerin adaletten, hukuktan ve Anayasal eşitlikten sapması ve mezhepsel ittifaklar üzerinden politika üretmesinin önemli bir rolü olduğu görülmektedir.

Şiilerin Türkiye Algısı

2011 öncesi döneme kadar bölgede gerçekleştirilen bir çok saha araştırmasında da test edildiği üzere Şiilerin Türkiye’ye karşı oldukça önemli sayılabilecek olumlu bir algıya sahip olduğu görülmüştür. İsrail saldırıları karşısında Lübnanlı Şiilere verilen siyasal ve ekonomik destekler, Iraklı Şii gruplarla ilişkinin geliştirilmesi, Suriye’deki Nusayri rejimle bölgesel entegrasyona yönelik adımlar atılması, Başbakan Erdoğan’ın hem Aralık 2010’de Türkiye’deki Aşure törenlerine katılması hem de 2011 Martında Necef’te Hz. Ali Türbesine düzenlediği ziyaretle Şii toplumu üzerindeki olumlu algının güçlenmesine katkı sağlamıştı. Tüm bunların yanı sıra BM Güvenlik Konseyi’nde İran’a yaptırımları öngören karar tasarısının oylanması sırasında veto oyu kullanması da genelde Şiiler tarafından olumlu bir adım olarak değerlendirilmişti.

Ancak tüm bu olumlu algılar Suriye ve Irak’ta izlenen politikalar karşısında yerini yavaş yavaş olumsuz bir önyargıya bırakmak üzeredir. Özellikle Irak seçimleri sırasında Irakiye Listesinin desteklenmesinin ardından, NATO Füze Kalkanı Savunma sistemine katılım ve 2011 Mayısından itibaren de Suriye’deki Sünni gruplara verilen siyasi ve diplomatik destek Şii toplum liderleri tarafından ilk kez doğrudan Türkiye’nin eleştirilmesine yol açmıştır. İranlı liderlerin doğrudan Türkiye’yi hedef alan açıklamalarının ardından Aralık 2011’den itibaren de Iraklı Şii siyasetçiler yüksek seslerle Türkiye’yi bölgede istikrarsızlık yaratmakla suçlamaya başlamışlardır. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarık Haşimi’nin tutuklanması ve yargılanması istemiyle başlayan olayların ardından Başbakan Erdoğan’ın Maliki ile 10 Ocakta gerçekleştirdiği telefon görüşmesinde  açık bir şekilde hükümetin otoriterleşmesini eleştirmiş ve Tarık Haşimi’yle ilgili davanın Kerkük’te görülmesini talep etmişti. Başbakan Erdoğan ayrıca Irak’ta yeni bir mezhepsel savaş görmek istemediklerini de sözlerine eklemişti. Ancak yapılan telefon görüşmesinin hemen ardından Maliki yaptığı bir açıklamada “Türkiye bölgeye felaket getirmek istiyor” iddiasında bulunmuştu. (2)

Türkiye’nin Haşimi kriziyle birlikte doğrudan Iraklı bir çok Sünni liderle görüşmesi ve Maliki yönetimini mezhepçilikle suçlaması iki ülke arasındaki krizin derinleşmesine yol açmıştır. Başbakan Erdoğan, Norveç Başbakanı Jels Stoltenberg ile görüşmesinin ardından düzenlenen basın toplantısında “Irak’ta da şu anda mezhebi bir anlayış ortaya çıkarılmaya başlandı; bu mezhepsel bakış, mezhepsel yaklaşım ne yazık ki Irak’ı adeta bir kan gölüne döndürmüş vaziyette. Aynı iktidarın içerisinde kendi bakan arkadaşının konutuna, siz eğer tankın namlusunu doğrultursanız onları bu şekilde tehdit ederseniz hiçbir zaman o toplumun içinde sağlıklı bir yaklaşım bulamazsınız. Nitekim şu anda yapılan budur. Irak’ta sağlıklı bir yönetimden bahsetmek mümkün değil” ifadelerini kullanmış ve “Irak Cumhurbaşkanı Birinci Yardımcısı Haşimi ile ilgili attıkları adımı ve üzerinde düşündükleri konuları şahsen tanıdığım bildiğim kadarıyla kabullenmemiz mümkün değil. Ve böyle bir yaklaşım içerisinde olunması hiç mümkün değil” diyerek Maliki yönetiminin politikalarını sert sözlerle eleştirmiştir. (3)

Irak krizi kapsamında Türkiye’ye davet edilen Sünni politikacılarla yapılan görüşmelere paralel olarak Erbil ve Bağdat’ta da Sünni aktörlerle temasların sürdürülmesi Maliki yönetiminin tepkisine yol açmıştır. Başbakanı Maliki El-Hurra televizyonuna verdiği bir röportajda “Türkiye’nin Irak’a bu şekilde müdahale edeceğini beklemezdik. Son dönemde açıklamalar aracılığıyla sürpriz müdahalelerde bulunduklarını fark ettik. Bu son açıklamalar Irak’ın iç işlerine müdahaledir ve buna kesinlikle izin vermeyiz. Eğer bizim yargı otoritemiz hakkında konuşuyorlarsa biz de onlarınki hakkında konuşabiliriz ve bizim tartışmalarımız hakkında konuşuyorlarsa biz de onlarınkiler hakkında konuşabiliriz. Türkiye bölgeye felaket ve iç savaş getirebilecek bir rol oynuyor. Ancak bunun sonucunda zararlı çıkan Türkiye olur, çünkü birçok mezhep ve farklı kökenli etnik gruplar barındırıyor” tehdidinde bulunmuştu.( 4)

Maliki’nin açıklamalarına paralel olarak Lübnanlı Şii liderlerinde benzer açıklamalar yapması dikkat çekicidir. Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun Arap Dünyasında Demokrasi adlı BM toplantısı kapsamında  düzenlediği Lübnan ziyareti sırasında görüştüğü Şii liderlerin de Türkiye’nin izlediği politikalardan duydukları rahatsızlığı dile getirdiği ifade edilmektedir. Şii liderlerden milletvekili Muhammed Raad’ın görüşme sırasında Türkiye’nin Suriye politikasından duyduğu rahatsızlığı dile getirmesi dikkat çekicidir. (5)  Davutoğlu ile Raad arasındaki görüşmenin gerçekleştiği bir dönemde Şii kitlelere seslenen Hizbullah lideri Hasan Nasrullah ise bölgedeki mezhepsel çatışmalara ve gerginliğe dikkat çeken ülkelerin ilk önce kendi politikalarını gözden geçirmesi gerektiğini belirtmişti. Lübnan’ın Bealbek şehrinde 15 Ocak günü halka düzenlenen mitingde konuşan Nasrullah “bölgede mezhepsel savaşın başlamasından uyaran, nasihatlerde bulunan, bildiriler yayınlayıp açıklamaya yapan ülke ve hükümetlere sesleniyorum.. izlediğiniz siyasi ve medya politikaları, yaptığınız provokasyon ve saha çalışmalarıyla bizzat kendiniz böyle bir savaşa sürüklüyorsunuz” eleştirisinde bulunmuştu.(6)

Lübnan Üniversitesinden Prof. Dr. Muhsin Salih ise doğrudan Türkiye’yi suçlamış ve Suriye’deki rejim değişikliği projesinde Türkiye’nin Batı ile birlikte hareket ettiğini ve bundan dolayı Lübnan ve İran ziyaretlerinin gerçekleştirildiğini ön sürmüştü.(7)

Toparlayacak olursak, Şii toplumunun Türkiye algısının bir kez daha olumsuz diyebileceğimiz bir şekilde değişmeye başladığı ve Şii lider tarafından yapılan açıklamalarla birlikte bunun daha da hızlanacağı öngörülmektedir. Türkiye’nin 2011 yılında Kuzey Afrika’da yaşanan halk hareketlerinin sonucunda söz konusu bölgedeki etkisini genişletmesine karşın yanı başındaki komşu ülkeler üzerinde ciddi bir etki kaybı yaşamaya başladığı görülmektedir. Söz konusu etkinin temelinde ise Suriye veya Irak’taki Şii unsurların Türkiye’nin dış politikasından duyduğu rahatsızlık yatmaktadır. Sınır boyunca bakıldığında her iki bölgede de Şii grupların iktidarda olduğu görülmektedir. Diğer yandan İran’la birlikte düşünüldüğünde Şii unsurların Akdenizden başlayarak Ermenistan sınırına kadar olan bölgedeki siyasal elitler olduğunu belirtmek gerekir. Şii siyasal aktörlerin Türkiye karşıtı söylem ve demeçlerinin Türkiye’nin özellikle Suriye ve Irak’ta izlediği politikalarla doğrudan ilişkili olduğunu belirtmek gerekir.

Diğer yandan söz konusu ülkelerdeki diğer etnik ve mezhepsel gruplara bakıldığında Türkiye’nin hareket alanının daralmaya başladığı dikkat çekmektedir. Suriye’deki Şii unsurların dışında Hıristiyan, Dürzi ve Kürt unsurlar üzerinde Türkiye’nin etkisi her geçen gün zayıflamakta iken, Iraklı Kürt gruplar ve İranlı Azeri ve Kürt gruplar üzerinde de bir etki kaybı yaşanmaktadır. Diğer yandan İran ise bölgesel düzeyde Şiilerin yanı sıra Kürtler üzerinde de etkisini genişletme konusunda önemli adımlar atmaya başladığı dikkat çekmektedir.  Eğer Türkiye, Osmanlı döneminde yaşandığı gibi tüm etnik, dinsel ve mezhepsel gruplara eşit yaklaşım politikasını kendi ülkesi içinde ve bölgede hayata geçiremezse, yaşanan etki kaybının olumsuz sonuçları ile karşı karşıya kalabileceğini şimdiden öngörmek gerekir.

Doç. Dr. Veysel AYHAN

Orta Doğu Stratejik Araştırmalar Merkezi (ORSAM) Ortadoğu Danışmanı, Abant İzzet Baysal Üniversitesi Uluslararası İliş. Bölümü öğretim üyesi.

Yazarın tüm yazıları için tıklayın.  /  Yazara E-Posta atamak için tıklayın.

Veysel Ayhan (16 Posts)

Doç. Dr. Veysel Ayhan, Abant İzzet Baysal Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü'nde öğretim üyeliği yapmakta. Aynı zamanda Orta Doğu Barış Araştırmaları Merkezi'nin başkanlığını üstlenmekte.


By


Readers Comments (0)