Manşet » Okan Yüksel

İran'ın Tehdit Algılamasında Azerbaycan Faktörü

Temmuz 27, 2012   ·   0 Comments

Genel Koordinatörümüz Okan Yüksel, Azerbaycan Televizyonu CanazTV’nin konuğu oldu. Nigar Börek‘in (Almanqızı) sorularını yanıtlayan Yüksel, Türkiye ve dünya gündemine dair açıklamalarda bulundu. İşte o röportaj:

Siz gazeteci olmanın yanı sıra hem de siyasetle meşgulsünüz. Bugün yaşadığınız Türkiye, dünyada meydana gelen siyasi olayların neresindedir?

Türkiye jeopolitik konumu itibariyle tarihten bugüne dünyada meydana gelen siyasi çekişmelerin, güç çatışmasının merkezinde ya da en iyi ihtimalle içerisinde bulmuştur kendisini. Nitekim bugün de farklı bir noktada değildir. Tunus’ta zabıtaların tezgâhını almasına isyan edip kendini yakan seyyar satıcı Muhammed Bouazizi’nin fitlini ateşlediği Arap Baharı, Orta Doğu’yu baştan sona yeniden şekillendirirken Türkiye bu sürece seyirci kalmamıştır.

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun aktif dış politika söylemi doğrultusunda, “komşularla sıfır politikası” kurban edilerek, Türkiye yaşanan bu sürece müdahil olmuş ve Batı yanında yer almıştır. İnsan hakları ve demokrasi söylemiyle sokaklara dökülen, hatta Libya ve Suriye’de olduğu gibi silahlı mücadeleye başlayan muhaliflere Türkiye ciddi destek vermiş, bu kişileri “özgürlük savaşçıları” olarak görmüştür.

Muhaliflerin yanında yer alan Türkiye, Kıbrıs çıkartmasında tüm dünyaya rağmen Türkiye’nin yanında yer alan Libya Lideri Muammer Kadddafi’nin, Mısır’da Hüsnü Mübarek’in ve şimdi de Suriye Lideri Beşar Esad’ın karşısında yer almıştır.

Dünyada meydana gelen siyasi olayları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Arap Baharı sonrasında Orta Doğu’da yaşanan süreci Amerika Birleşik Devletleri’nin başını çektiği Batılı ülkeler ile Rusya’nın başını çektiği ve Çin, İran, Irak ve Suriye arasındaki bir savaş olarak görüyorum.

Libya ve Mısır’ı kaybeden ve Batı yanlısı hükümetler kurulmasına karşı çıkamayan Rusya ve beraberindeki ülkeler aynı senaryonun Suriye ve İran’da da tekrarlanmasını istemiyor. Bir bakıma Suriye’yi son kale olarak görüyor ve tüm güçleriyle Beşar Esad’ı destekliyorlar.

Zaten belli bir halk desteğine de sahip olan Beşar Esad bu noktada iktidarını sürdürme şansı yakalıyor.

Suriye olayları Türkiye’ye ne verecek. Türkiye’nin kazancı ve kaybı ne olacaktır?

Suriye’de yaşanan gelişmeler Türkiye’ye ne kazandıracak ya da bir şey kaybedecek miyiz?

Bu sorunun cevabını vermek için Beşar Esad’ın iktidarını koruyup koruyamayacağını öngörebilmek gerekiyor.

Eğer Beşar Esad, Batılı ülkelerin tüm yaptırım ve baskılarına karşı koymayı başarır ve iktidarını korursa Türkiye’nin bir şey kazanabileceğini söylemek güç. Türkiye birkaç yıl öncesine kadar “komşularla sıfır sorun” diyerek dostane ilişkiler kurmuş olduğu Suriye’yi kaybetmiş olacak. Elbette Suriye ile aynı cephede olan Irak, İran ve Rusya’nın Türkiye’ye karşı tutumu da eskisi kadar dostane olmayacaktır. Bu noktada Türkiye’nin en büyük kaybı sadece birkaç yıl önce liderliğine soyunduğu Orta Doğu coğrafyasından dışlanması, bölgede yalnızlaşması olacaktır.

Peki ya Esad devrilirse? Bu senaryo gerçekleşirse, her şeyden önce Türkiye rahat bir nefes alacak. Çünkü aksi halde belirttiğim gibi Türkiye’nin kayıpları ciddi boyutlarda olabilir. Peki, ne kazanacağız? Açıkçası bunun net bir cevabını vermek zor. Libya’da Muammer Kaddafi’ye karşı muhalifleri destekleyen Türkiye’nin ne kazandığına bakmak lazım.Türkiye Libya’da ne kazandı? Ben ortada ciddi bir kazanım görmüyorum. Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Libya’da olduğu gibi Suriye’de de olası “kazanımları” Türkiye’ye bırakmayacak, büyük bölümünü kendisine ayıracaktır.

Komşunuz İran hazırda Suriye konusunda diktatör rejiminin yanındadır sizce onların telaşı nedir?

İran’ın Suriye’de yaşanan kriz sürecinde Beşar Esad’ın yanında yer almasına şaşırmak lazım. Daha önce de belirttiğim gibi Rusya liderliğinde Çin, Irak, Suriye ve İran’ı Batı karşısındaki cephenin üyeleri olarak görmek gerekiyor.

Öte yandan İran, Suriye’yi düşürülmemesi gereken son kale olarak görüyor. Suriye’nin ardından sıranın kendisine geleceğini biliyor ve bu nedenle Beşar Esad ve ekibini destekliyor.

Asırlardır İran hükümeti, Tebrizde ve bütün İranda yaşayan 32 milyon Türkün hakkını ayaklar altına alır. Bugün orda yaşayan Türklerin kendi dillerinde bir okulları bile yoktur. Sizce insan haklarından danışan Avrupa buna niye seyirci kalmaktadır?

Geçtiğimiz aylarda Politik Akademi’de İran üzerine özel çalışmalar yaptık. Bu ülkenin önde gelen yazar ve gazetecileri ile görüştük. Ayrıca ekibinden bir grup arkadaşımız İran’a giderek gözlemlerde bulundu.

İran’ı yakından incelemeye başladığımızda ülkenin Kuzeyinde yoğunlaşan Türk nüfusu görmezden gelmek mümkün değil. Evet, İran’da ciddi bir Türk nüfus var ve bu insanlar bunca yıl boyunca asimile olmadan kendi dil ve kültürlerini koruyabilmiş durumda. Azerbaycan’a ve Türkiye’ye büyük bir sevgi ve ilgi duyuyorlar.

Görüştüğümüz İranlı gazeteci ve aydınlara hükümetlerinin buradaki Türklere yönelik politikaları hakkında ne düşündüklerini sorduk. Onlar olası bir bölünmenin Azerilere ve İran’a yarar sağlamayacağını, bu senaryoda herkesin kaybeden taraf olacağını savundu.

Öte yandan böyle bir şeyin de gündemde olmadığını söylediler. Ancak Türkiye’de bölge üzerinde çalışmalar yapan akademisyenlere soracak olursanız size İran’ın tehdit algılamasında İsrail’den önce Azerbaycan’ın yer aldığını söyleyecektir. İran böyle bir bölünme senaryonun gerçekleşmesinden korkuyor ve bu da Tahran hükümetinin sert politikalar izlemesine sebep olabilir.

Bu noktada Avrupa Birliği’nin duruşunu önemsemiyorum çünkü Avrupa’nın İran üzerinde etkili olabileceğini sanmıyorum. Öte yandan Avrupa Birliği’nin insan hakları ya da demokrasiyle sadece kendi çıkarlarıyla bağdaştığı ölçüde ilgilendiğini görüyoruz. Örneğin Suriye konusunda Libya’da olduğu kadar sert politikalar izlenmemesinin nedeni bu. Avrupa Birliği bu ülkede yeteri kadar zengin kaynaklar bulunmadığı için müdahale konusunda bu kadar isteksiz davranıyor.

PKK sorunu sizce nasıl çözülmelidir? Hazırda onlara tanınan bütün haklar teröristleri daha çok saldırmaya teşvik etmiyor mu?

2001 yılında ağabeyim Türkiye’nin bölünmez bütünlüğü uğruna yaptığı askerlik görevi sırasında şehit oldu. Bu yıldan itibaren PKK ve terör sorunuyla daha fazla ilgilenmeye başladım. Terörün şu anda Türkiye’nin en önemli sorunu olduğunu düşünüyorum. Orta Doğu’da liderliğe soyunan Türkiye’nin öncelikle bu sorunu çözmesi gerektiğine inanıyorum.

Her gün şehit haberlerinin geldiği bir ülkede yaşamak çok zor. Bu ülkede son 30 yılda terör nedeniyle 37 bin vatandaşımız yaşamını yitirdi.

Her hükümet terörle mücadele konusunda farklı politikalar denedi ama bugün geldiğimiz noktada görüyoruz ki bunlardan hiçbirisi istenilen başarıyı sağlayamadı. Belki de en önemli hata çözümü tek boyutlu olarak ele almaktı. Terör sorununun çözümü çok boyutlu ele alınmalı ve her türlü yöntem denenmeli. İçeride ve dışarıda her türlü girişim yapılmalı. Adalet ve Kalkınma Partisi bu konuda önemli adımlar attı ancak bunlar da yeterli olmadı, hatta sizin de belirttiğiniz gibi son 10 yılda terör eylemlerinin çok daha artmasına tanık olduk.

Siz Türkiye’de önemli bir yayın kuruluşunda gazeteci ve program sunmaktasınız. Bununla birlikte diğer Türk kökenli dış devlet gazetecileri ile birlikte düşündüğünüz bir program var mıdır?

Türkiye ne yazık ki dünyada yaşanan gelişmelere gerektiği kadar duyarlı bir ülke değil. Ahmet Davutoğlu’nun dış işleri bakanlığı sürecinde Türk diplomatlar Afrika dahil dünyanın dört bir yanında faaliyet göstermeye başlasa da aynı performansı halkımızın gösterdiğini söylemek güç. Küreselleşen dünya ile yeteri kadar bütünleşebildiğimizi sanmıyorum. Bu hemen her meslek için de geçerli.

Bu noktada dil sorunu önemli oluyor denilebilir ancak halkımızın aynı dili konuştuğu diğer Türk devletlerinde yaşayan kardeşleriyle de yeteri kadar ilgilendiğini, ortak işlere imza attığını söylemek güç. Örneğin Türkiye’deki meslektaşlarımın büyük bölümü Azerbaycan’da yaşananlardan bihaber. Korkarım aynı şey Azerbaycan’daki gazeteciler için de geçerli. Ancak

bunu aşmak yine bizlerin elinde. Ortak proje ve programlarla ortak gündem oluşturulabilir ve birlikte mükemmel bir sinerji yakalanabilir. Böyle bir projede yer almaktan mutluluk duyarım.

Azerbaycan hakkında ve Azerbaycan’ın Ermenistan ile yıllardır arasında sorun olan Karabağ sorunu hakkında düşünceleriniz nelerdir.

Bugün Azerbaycan topraklarının yaklaşık yüzde yirmisini oluşturan Karabağ ve çevresindeki 7 reyon Ermenistan’ın işgali altında. Şüphesiz Azerbaycan, Ermenistan’ı katlayan askeri ve ekonomik gücüyle bu toprakları tek başına geri alabilecek yeterlilikte. Ancak ne yazık ki bu konuda Azerbaycan’ın karşısında sadece Ermenistan yok. Rusya gibi güçlü bir ülke de ne yazık ki Ermeniler tarafında yer alarak bu haksız işgalin sürmesine katkı sağlamakta. Fakat bunun sonsuza kadar devam edeceğini de söyleyemeyiz. Şartlar değişmeye başladığında Azerbaycan kendi topraklarını Ermenistan’ın işgalinden kurtaracaktır.

Öte yandan bu işgal sürecinde Ermenistan’ın yaptığı katliamlara da değinmeden geçemeyiz. Osmanlı İmparatorluğu altında soykırıma uğradıklarını savunan Ermenilerin Hocalı’da yaptıkları bu devletin insana bakış açısını ortaya koymakta. Hocalı’da 106’sı kadın, 83’ü çocuk olmak üzere toplam 613 savunmasız insanı vahşice öldüren Ermenistan günü geldiğinde uluslararsı hukuk çerçevesinde bunun hesabını da verecektir.

Ben bir Azerbaycanlı gazeteci olarak düşünürüm ki; Azerbaycan ve Türkiye’de olan gazeteciler sadece kendimizle uğraşmaktayız. Yani bizler içimizdeki siyasetçilerin düsüncelerinden başka hiç bir şey ile meşgul olmuyoruz. Bu yüzden de dünyada ki medya savaşında Yahudilere ve Ermenilere yeniliyoruz. Sizce bu durumdan kurtulmak için ne yapmalıyız?

Haklısınız, bir söylem olarak dünyanın küreselleştiğini her ortamda belirtiyoruz ancak bunun gerekliliklerini yapmıyoruz. Dünya’dan bihaber olduğumuz için haliyle dünya da bizden bihaber oluyor.

Dünyanın pek çok yerinde insanlar başkalarının anlattığı şekilde bizleri tanıyor. Oysa başta Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri’nde olmak üzere dünyanın dört bir yanında kendimizi bizler tanıtmalıyız. Aksi halde onları önyargılı oldukları için suçlayamayız çünkü bu önyargıların oluşmasına biz engel olmuyoruz.

Bilgi ve iletişim teknolojilerinin böylesine geliştiğ, dünyayı küçük bir köye çevirdiği çağımızda en büyük görev biz gazetecilere düşüyor. Kendimizi her anlamda tanıtmalı ve ifade etmeliyiz. Bunun için de yeni medyayı, nihayetinde interneti aktif olarak kullanmalıyız.

Röportaja CanazTV’den ulaşmak için tıklayınız: http://canaz.tv/haber/17542–iranin-tehdit-algilamasinda-israilden-once-azerbay.html

Okan Yuksel (349 Posts)

1988'de Adana'da doğdu. Uludağ Üniversitesi'nde Uluslararası İlişkiler, Anadolu Üniversitesi'nde Medya ve İletişim öğrenimi gördü. 2011'de Olay TV'de dış haber editörü olarak gazeteciliğe başladı. 2014'te Al Jazeera Turk'e katıldı. Blog, makale ve haber dallarında 6 ödülü bulunuyor. Politik Akademi'nin genel koordinatörlüğünü üstleniyor.


By


Readers Comments (0)