Kültür & Sanat » Makale Analiz » Manşet » Sinan Tunç

Sanatın ve Popüler Kültür ün Hayatımızdaki Yeri

Mart 28, 2013   ·   0 Comments

Popüler Kültür

ŞEBNEM ZORLU

– Sanatın, ışıldamak için bir özgürlük alanına ihtiyacı var. Değil mi ki, sanatçılar güzel işler yapsın istiyoruz. Güzel yaratılarda bulunsunlar, dünyayı ve insanı ve insan ilişkilerini daha iyi anlamamızı sağlayacak yapıtlar ortaya koysunlar istiyoruz; özgürlük ihtiyacını da belirtmiş oluyoruz aslında. Ama maalesef sanatın bu anlamda yeterli özgürlük alanı yok.

RENAN BİLEK

– Sanatçıdan topluma önderlik etmesini ve davranışlarıyla, yaşamıyla, tutumuyla örnek olmasını beklemenin bana çok saçma geldiğini söylemekten kaçınmayacağım;  çünkü önderlik kurumuna kökten karşı olduğum gibi, birilerinin kendilerinde toplumun önderi olma, ona doğruyu gösterme gücünün var olduğunu vehmetmelerini de tehlikeli buluyorum.

MUHAMMED UZUNER

-“Sanatçı” olarak adlandırdıklarımız, bir mesleğin, bir işin, bir hünerin insanları olabilirler; örneğin oyuncudur, müzisyendir, ressamdır, sinemacıdır, heykeltıraştır v.b, ama bütün bu işler, bunları yapanlara olağanüstülük bahşetmemizi ve örneğin onlardan bize önderlik etmelerini beklememizi neden gerektirsin ki? “İşlerini iyi yapsınlar, yeter” dememiz gerekir!

Popüler Kültür 2

Nilüfer Belediyesi, Uludağ Üniversitesi ve Bursa Gazeteciler Cemiyeti’nin birlikte düzenlediği Yüz Yüze Söyleşileri, Uludağ Üniversitesi Rektörlük A Salonu ile Basın Kültür Sarayı Uğur Mumcu Etkinlik Salonu’nda gerçekleşen iki ayrı söyleşi ile devam etti.  Tiyatro ve sahne sanatlarındaki başarıları ile tanınan Şebnem Zorlu, Renan Bilek ve Muhammed Uzuner’in katıldığı söyleşilerde “Sanat ve Popüler Kültürün Hayatımızdaki Yeri” tartışıldı. İlk söyleşi saat 14.00’de, ikincisi saat 20.00’de yapıldı. İki söyleşiye de yüzlerce dinleyici katıldı.

Bursa Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Nuri Kolaylı’nın moderatörlüğünü üstlendiği Uğur Mumcu Etkinlik Salonu’ndaki söyleşide Zorlu, Bilek ve Uzuner konuyu sorgularken,  yaklaşık iki saat süreyle de dinleyicilerin farklı konularda yönelttikleri  soruları yanıtladılar.

Bursa Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Nuri Kolaylı’nın kısa giriş konuşmasının ardından başlayan söyleşide ilk sözü oyuncu, müzisyen ve      gazeteci yazar Renan Bilek aldı. Bilek, şöyle konuştu:

Yirmi beş yıldır müzikle uğraşıyorum. Yirmi beş yıldır müzik yapıyorum, ama şansa bakın ki, müzik sayesinde değil de hasbelkader rol aldığım bir dizi sayesinde müziğe ilgisi olanların dışında kalan çok daha geniş bir çevre için “tanıdık” biri oldum.  Bu dizi yarın pekala olmayabilir; yahut bu dizi biter ve başka bir dizide rol alamayabilirim. Bunların hepsi olabilir. Zamanımızın özelliği böyle: insana bir anda şöhretin kapılarını açıyor, bir anda da “yok” edebiliyor! Buna karşılık yaptığım işten şikayetim yok, tersine çok memnunum. Çünkü çalışırken çok eğleniyorum, çok keyif alıyorum ve işimi hep sürdürmek istiyorum. Ama bunun gerçekçi bir temenni olmadığının ve olamayacağının da ayırımındayım. Bu yüzden temennim ve dileğim şudur: Bu dizideki oyunum sayesinde edindiğim dostluklarım, arkadaşlıklarım ve toplumsal bağlarım hep sürsün!..

Şebnem Zorlu da, ilk bölümdeki konuşmasında, Bilkent Üniversitesi’nin tiyatro bölümünü bitirdiği 2000 yılından bu yana tiyatroda ve sinemada oynadığın hatırlatarak şöyle konuştu:

Tiyatroda, sinemada oynamanın başka herhangi bir işten farkı, insanı görünür ve farkında olunur kılması.  Sinema sayesinde belki de, oynadığımız diziyi her seyrettiğinizde evinizin salonuna kadar giriyor, gönüllü kabul ettiğiniz konuklarınız oluyoruz. Babam, bunu “Mesleğin yan etkisi” kabul eder ve öyle niteler… Ben de bu konuda babam gibi düşünüyorum: şöhret, bizim mesleğimizin yalnızca bir yan etkisidir;  mesleğimizin kendisi değil. Bunun çok iyi farkındayım, bilincindeyim. Ben de Renan gibi, oynadığım televizyon dizileri ve tiyatro sayesinde kazandığım arkadaşlıkların, dostlukların kalıcı olmasını çok isterim. Bu yüzden de, “yan etkilerine” karşın mesleğime, tiyatroya devam, diyorum…

Muhammed Uzuner ise, sözlerine şehirde doğup bir ”şehirli” olarak, bir bakıma da bir “muhallebi çocuğu” olarak büyüdüğünü anlatarak başladı. Uzuner şöyle devam etti:

Hep söylenir ya, “Küçük yaşımdan beri çalıp söylerdim” filan diye… Ben, sazı “küçük yaşında” eline alanlardan değilim. Hayatın gerçeklerinin dışında kaldığımı, ailesinin el bebek gül bebek gözetiminde cam fanus içinde veya hani derler ya “fildişi” bir kulede büyüdüğümü söylemeliyim. Bu yüzden tiyatroya başlamam hayatımda fildişi kulenin dışına adım atmam anlamına geldi, benim için ve “kaya etkisi” yaptı üzerimde. Ekmeğini kazanmanın güçlüklerini de, kurulu sistemin insanları zorladığı rekabet ortamını da tiyatro ile tanıdım. Umarım, bu alanda çalışmaya devam ederim…

SAVAŞACAKSANIZ, BEN YOKUM!

Renan Bilek, Sol gazetesindeki bir yazısına atfen, “Başbakan’a yazdığınız mektupta “Askerlikten kaçacağım” demiştiniz. Kaçtınız mı askerlikten?” diye sorması üzerine şöyle konuştu:

Sizin için söylemiyorum, lütfen üzerinize almayın! O konuda en üzüldüğüm, söylediklerimin amaçladığımdan çok başka taraflara çekilmesi oldu. Şöyle anlatayım: Her baba gibi benim babam da, çocuklarının başına kötü şeyler gelmesinden korkar! Sokakta biber gazına maruz kalmasın, hapishaneye girmesin, sokakta yürürken silahlı külahlı bir saldırıya uğramasın ister! Fakat bütün bunlar bu ülkede oluyor, değil mi? Yani, bütün bunlar hayatın bir gerçeği halinde. Ben girmemiş olsam da, slogan attığı, yazı yazdığı için birileri hapishanede yatıyor veya yatmayı bekliyor!..

İşte; benim Sol’daki yazım internet üzerinde yayılınca, telefonla arayıp “Bana bak: Siyasete mi soyunuyorsun?” dedi. Ben her zaman siyasete soyunuk biriyim, aman böyle işlerden uzak durayım diyenlerden değilim. “Ne oldu? Hayrola!”dedim. “Eee, gazeteye de yazıyormuşsun!” dedi. “Evet, yazıyorum, baba” dedim. “Ama oğlum, sen askerliğini yapmadın mı? Yaptın bitirdin! O zaman ne diye öyle askerlikten kaçarım filan diye yazıyorsun. Başın ağrıyacak; sonra, demedi deme!”…

Babam, eski Adalet Partili’dir. Şimdi de Sözcü gazetesini okur.  O yazım sayesinde bir de Sol gazete okumak zorunda kalmasına sevindim, elbette. Üzüldüğüm, babamın da herkes gibi, o yazımı diline dolayanların yaklaştığı yerden konuya yaklaşması, “Askerlikten kaçarım diyorsun, başın derde girecek” demesiydi.

Ben, “Halka yalan söylemek suçtur!” diyen, halka yalan söylememeyi temel ilkesi yapmış bir gazetede yazıyorum. Bunu, çok ama çok önemsiyorum. Bütün gazeteler bunu başlıklarının üzerine yazabilseler keşke. O zaman, Türkiye hakikaten çok başka bir ülke olurdu! İşte, böyle bir gazetede yazmak benim için hayatımın en anlamlı işlerinden biri ve öyle böyle değil gurur duyduğum bir iş. Çünkü bu ülkenin okullarında okudum. Eğitimli biri olarak yetişmemde vergi veren her yurttaşın katkısı var ve bu yüzden benim ülkeme, insanlarıma borcum var. Ben bu borcumu, karın ağrımı ortaya koyarak ödemeye çalışıyorum; yazarken, müzik yaparken, oynarken…

“Süleyman”ın mektubuna gelirsek;  Boris Vian’ın şu sözleriyle başlıyordu:  “Ben yeryüzünde, yoksul insanları öldürmek için bulunmuyorum. Kızdırmak için değil ama size söylemek zorundayım, Aldığım karar şudur ki, askerden kaçacağım”…

Askerliğimi yaptım. Kısaltılmış ve sıkıştırılmış olarak ve  yalnızca 28 gün! Memlekete, millete ve bana bunun ne yararının olduğunu çıkarabilmiş değilim ama böyle! Dolayısıyla askerden kaçacak filan değilim. O iş, 28 günde olmuş bitmiş bir kere!  Ama, söyleyin Allah aşkına; Suriye’de bela aramıyor muyuz? Orada, ne olduğu bizim için çok da açık olmayan, daha doğrusu egemenliğini pekiştirmek peşindeki emperyalizm açısından olağanüstü açık olan gelişmelerin niçin tam da göbeğindeyiz? Bunların üzerinde düşündüğünüz zaman Boris Vian’ın Asker Kaçağı isimli şarkısındaki sözlerle neden seslendiğim daha iyi anlaşılır. Her şeyimiz o kadar magazine bulanmış ki, “Yoksul insanları öldürmek için gelmedim dünyaya” sözünden bile magazinsel bir taraf bulup çıkarabiliyorlar. Çünkü her şey satılmak üzere, her şey paraya çevrilmek üzere var!

Başbakan’ın umurunda olduğunu ve olacağını sanmıyorum, ama bir yurttaş olarak bunları yazmak görevimdi. Bu savaş kirli bir savaştır; bu savaş emperyalist bir savaştır ve bu savaş Suriye’nin krallarına karşı değil yoksul halkına karşı açılmıştır! Gene de ille de savaşacağım diyorsanız, bana güvenmeyin! Çünkü ben yokum, bu savaşta, dedim…

Şimdi ne oluyor? Aleni şekilde Özgür Suriye Ordusu denen bir örgütün militanları, topraklarımızda cirit atıyor, elini kolunu sallaya sallaya dolaşıyor, sınır boyunca yaşayan tüm vatandaşlar bundan rahatsız ve bunu dile getirmekte de kaçınmıyor ama değişen hiçbir şey olmuyor. Savaş çığlığı atanların olmayabilir, bilmek lazım ki o sınır boylarında yaşayanların, öte tarafta akrabaları var. Yıllarca gazetelere, ekranlara yansıyan, tel örgülü bayramlaşmaları nasıl unutabiliriz? Bu ebrulî coğrafyayı, daha da fazla kardeş kanıyla sulamak için bu çaba, bu istek, bu histeri neyin nesidir? “Arap Baharı” adı altında pazarlanmaya çalışılan ve kısa sürede maskesi düşen o kepazeliğe, o rezil, pis oyuna inananlar, kananlar bile, böylesi bir savaşı istemezken, hezeyanlar içersinde ülkeyi savaşa sokmaya bu kadar çaba göstermenin akılla, izanla bir ilgisi olabilir mi?

Boris Vian’ın o şarkısı şu sözlerle biter:

Yarın sabahtan, kapımı kapatacağım, ölü yılların gözü önünde, yollara çıkacağım./Hayatımı dileneceğim, Fransa yollarında, Brötayn’dan/Provens’e dek,/ve haykıracağım insanlara:/Reddedin itaat etmeyi, bunu yapmayı reddedin,/gitmeyin savaşa, reddedin yola çıkmayı.//Eğer kan vermek gerekiyorsa, buyrun kendinizinkini verin,/siz iyi bir havarisiniz Sayın Bay Başkan.//Eğer beni ele geçirmek istiyorsanız, jandarmalarınıza haber verin,/orduya katılmayacağımı/…/

Bu sözlerden yola çıkarak ben de “Sayın Başbakan;  niyetiniz savaşmaksa, buyrun gidin savaşın ve kanınızı dökün. Bunu yapacak delikanlılıkta olduğunuzu Davos’ta “Van minüt”le gösterdiniz. Siz iyi bir öndersiniz. Buyrunuz önden gidiniz…  Ama bena güvenmeyin!” dedim.

Buna hakkım olduğu gibi, savaşa karşı çıkmanın da görevim olduğunu düşünüyorum.

 “ÖNDER” VE “ÖRNEK” OLARAK SANATÇI

Söyleşinin devamında, dinleyicilerden E.YAKIN, “27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü’nde hükümetin karşımızda her gün sergilediği tiyatroyu başarılı buluyor musunuz?”,  E. EVRİM de, “Sanatçı topluma önder olan, görülemeyeni gözler önüne seren ve örnek olan biri olabiliyor mu?” sorularını yöneltti.

Muhammet Uzuner’in ilk soruya yanıtı şöyle oldu: “Ben buluyorum… Çok başarılı buluyorum… Tiyatro dediğiniz kurgusu olan, metni olan, disiplini olan ve bu disiplin içinde yürüyen bir iş… Dolayısıyla emperyalizme hizmet eden tüm hükümetleri, kurgusu, metni hazır metinlerden seçilip üstlendikleri  rollerini tam bir disiplin ve düzen içinde ve çok başarılı şekilde yerine getirdiklerini, dolayısıyla rollerinde çok başarılı olduklarını düşünüyorum.

Bizim mesleğimiz,  “Tiyatro yapma!”, “Rol yapma!” cümlesiyle başlar. Tiyatro hakikati söylemektir, hakikatin kopyasını hakikatin yerine koymak değildir. Hükümetler de, hakikati oynuyorlar ve belirtmek gerekir ki, çok başarılı oynuyorlar!…

Şebnem Zorlu, ikinci soruya yanıtında şunları söyledi:

“Hepimiz biliyoruz, sanat yaşamın özel bir yerindedir.  Sanatın, görünür olmak, ışıldamak, parlamak için bir özgürlük alanına ihtiyacı var. Değil mi ki, sanatçılar güzel işler yapsın istiyoruz. Güzel yaratılarda bulunsunlar, dünyayı ve insanı ve insan ilişkilerini daha iyi anlamamızı sağlayacak yapıtlar ortaya koysunlar istiyoruz; onların bu özgürlük ihtiyacını da belirtmiş oluyoruz aslında. Ama maalesef sanatın bu anlamda yeterli özgürlük alanı yok. Sanatçı, özgürlük içinde düşünmeden, özgürlük içinde davranmadan, bağımsız tutumunu ortaya koyamadan sanatında yaratıcı olamaz. Onlardan özgürlüğü esirgeyip güzel işler yapmalarını beklemek çelişkili bir tutum. Fakat bu çelişki, sanatın hemen her alanında var…

Bunun yanında, sanatçının topluma önder olması ve toplumda örnek alınan bir birey olması dileğine de pek katılamadığımı belirteyim. Örnek olamayız, önder de olamayız. Eğer sanatçıysak, bir işimiz, bir özelliğimizden dolayı böyleyiz. Diyelim ki o alanda örnek biri olduk ve önderlik yapacak bir birikimin de sahibiyiz! Pekiyi diğer alanlarda ne olacak?..

Bu bakımdan, bu “önder ve örnek” olmayı tartışmalı buluyorum…

Renan Bilek, bu soruyu şöyle cevapladı:

Sanatçıdan topluma önderlik etmesini ve davranışlarıyla, yaşamıyla, tutumuyla örnek olmasını beklemenin bana çok saçma geldiğini söylemekten kaçınmayacağım;  çünkü önderlik kurumuna kökten karşı olduğum gibi, birilerinin kendilerinde toplumun önderi olma, ona doğruyu gösterme gücünün var olduğunu vehmetmelerini de tehlikeli buluyorum.

Asıl olan birlikte yaratmaktır. Ben, bireyin önderlik ve örneklik gücüne, rolüne değil hep birlikte yaratacaklarımızın önemli olduğuna inanıyorum. Önemli olan “Ortak akıl” olmalıdır bu konuda. Sanatçının “önderlik” yapmaya kalkıştığı yerden kaçarım! Örnek oluşturması gerektiğine de hiç katılmam! Sanatçı dediğimiz birey, çok berbat biri olabilir. Çok bencil, çok kendini beğenmiş, marazi bir takım özelliklerden muzdarip biri ve özel yaşamı ile de rezil biri olabilir. Bütün bunlar olabilir ama yaratma cesareti varsa gene de çok önemlidir. Onu yücelten budur, yoksa sırtlanacağı bir ulviyet sancağı değil. Özel hayatında ne olursa olsun, bir sanatçı bize hayat üzerine doğru yanıtları bulmamıza yetmese bile, doğru soruları sormamıza yardım ediyorsa bu yeter!

Renan Bilek, sözüne kesip “Akil adamlar da olamazlar mı?” diye soran bir dinleyiciyi de şöyle yanıtladı:

“Beni çok güldüren bir sözdür, bu söylediğiniz, itiraf ederim! Akil adamlar, akil kadınlar! Şimdiye kadar neredeydiler? Eğer bildiğimiz insanlarsa bunlar, zaten ne söyleyeceklerse söylüyorlardı. Başları da sık sık derde giriyordu bu yüzden. Şimdi birden, bunların varlığını keşfetmemiz tuhaf olmaz mı?…

Eğer, onlardan değil, hiç bilmediğimiz, tanımadığımız insanlardan bahsediliyorsa “akil” olduklarını nereden bileceğiz? Kukumav kuşu gibi başlarını boyunlarına gömüp “Allahım, bir gün fırsat çıkar da bana akillik payesi verilirse bu meseleleri nasıl eder de çözerim” diye derin derin düşünüyorlardı demek ki! İyi de ne düşündüklerini kim biliyordu? Hiç kimse!..

Kısacası, “Akil adamlar” çözümünden, sağlıklı bir çözüm bekleyemiyorum ben. Gene, birileri bizi uyutuyor gibi geliyor! Hem, ne demektir akil adamlar çözümü: Ben bu işi beceremiyorum, buyurun benim yerime siz halledin! Bunun da tarif gerektirmeyen bir durum olduğu çok açıktır…

 Muhammed Uzuner ise aynı soruları şöyle yanıtladı:

Sanatçı diye bir şey yok, bana kalırsa. “Sanatçı” olarak adlandırdıklarımız, bir mesleğin, bir işin, bir hünerin insanları olabilirler. Örneğin oyuncudur, müzisyendir, ressamdır, sinemacıdır, heykeltıraştır v.b; ama bütün bu işler, bunları yapanlara olağanüstülük bahşetmemizi ve örneğin onlardan bize önderlik etmelerini beklememizi neden gerektirsin ki? Doğrusu, “İşlerini iyi yapsınlar, bize yeter” dememiz gerekir.

Renan’ın söylediklerine katılıyorum. Sanatçı, sosyal yaşam bakımından, aile ve birey yaşamı bakımından çokları için çok itici bir hayatın sahibi olabilir, ama bundan bize ne! Yapıtı nedir? Güzel midir? Estetik midir? Sanatsal mıdır? Sıradanlığı aşıp yeni bir ufuk açabilmiş midir? Sanıyorum, önemli olan bu soruların yanıtıdır.

Söyleşi, dinleyiciler arasında bulunan Nilüfer Belediye Başkanı Mustafa Bozbey’in soru-yanıt faslında söz alıp Zorlu, Bilek ve Uzuner’e teşekkür etmesiyle devam etti.

Söyleşinin sonunda, Nilüfer Belediye Başkanı Mustafa Bozbey ve Bursa Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Nuri Kolaylı katılımcılara günün anısına hazırlanmış plaketleri sundular. Kolaylı, dinleyicilere ve katılımcılara teşekkür ederek söyleşiyi sona erdirdi.

Sinan Tunç

Sinan Tunç

Politik Akademi Koordinatörü, Gazeteci

Yazarın tüm yazıları için tıklayın. Yazara E-Posta atmak için tıklayın.

Politik Akademi (130 Posts)

2007'den bu güne "Değiştirmek için anlamak, anlamak için Politik Akademi" sloganıyla "Dünya"nın haber ve analizini veriyoruz...


By


Readers Comments (0)