Medine Vesikasının İmzalandığı Medine Ortamı

İslamdan önceki adı Yesrib olan Medine, hicretin gerçekleştiği dönemde Hicaz Bölgesinin önemli şehirlerinden biriydi. Hicretten sonra Hz. Peygemberin adını Tayyibe (veya Tabe) olarak değiştirdiği Medine’de halk yerleşik hayat sürmekle birlikte idari ve sosyal ve kültürel hayatta kabile gelenekleri hakimdi. Her kabilenin kendi başkanı olduğu ve bu başkan tarafından yönetildiği şehirde merkezi otorite mevcut değildi. Ayrıca hem Arap hem de Yahudi kabilelerinin kendi meclisleri bulunur, kabileler kendi geleneklerine uygun olarak bağımsız bir birlik oluşturur ve kendi kabilesi haricindeki diğer kabillerin siyasi otoritelerini tanımamaktaydı.

Hicret sırasında Medine’de farklı dini ve etnik guruplar yaşamaktaydı. Şehirde aslen Güney Araplarından olan Evs, Hazrec ve Kuda kabileleri; aslen İsraili olan Kureyza, Kaynuka ve Nadir kabileleriyle sayıları az da olsa Habeşistan ve İran ve değişik bölgelerden insanlar da yaşamaktaydı. Şehirde az da olsa Hristiyan nüfus da vardı ancak sayıları yok denecek kadar azdı.

Medine’de Araplar ve Yahudiler birbirinden bağımsız olarak şehirde birbirlerine farklı uzaklıklarda köyler halinde kurulmuşlar ve şehir sakinleri arasında ciddi anlaşmazlıklar mevcuttu. Kabileler arasında sürekli savaşlar olur bazen bu savaşlar çok uzun sürerdi. Hicretten önce Evs ve Hazrec arasında geçen Buas Savaşı gerçekleşmiş ve savaş sonunda bu iki kabile de büyük zararlar görmüştü. Hicrette yakın bir zamanda bu savaş ortamı biraz yumuşamış şehirde Abdullah b. ‘Ubey’in başkan seçilme teşebbüsü gerçekleşmiş ancak Hz. Peygamberin hicretiyle sonuçsuz kalmıştı.

Hz Muhammed (sav) hicretin ilk günlerinden itibarin şehrin güvenliği için askeri birlikler oluşturarak tedbir alırken bir yandan da şehrin İslami bir nitelik kazanması için çalışmıştır. Bir diğer önemli mesele de Mekke’den hicret eden Müslümanların iskan edilmesiydi. Bunun için Medineli Müslümanlar (Ensar), Muhacirler için yediklerinden içtiklerin vermiş onlara evlerini ve gönüllerini açmıştır. Muhacirler de onlarla beraber çalışarak onlara yardım ederek bu yardımlarını karşılıksız bırakmamışlardır. Hz. Peygamber Müslümanları bu haldeyken bir süre incelemiş ve aralarında ortak vasıflar bulduğu Müslümanlar arasında hukuki sonuçlar doğuran bir kardeşlik (muahat) bağı kurmuştur.

Hz. Muhammed (sav) Müslümanların güvenliği birlik-beraberliği ve kaynaşmalarına yönelik attığı bu adımlar yanında, Medine’de bir arada barış içerisinde yaşamak için Müslüman olmayan guruplarla ortak bir zeminde buluşmayı düşünmüş ve onların da katıldığı bir projeyi hayata geçirmek üzere harekete geçmiştir. Bu amaçla şehirdeki farklı dini ve etnik kökene sahip unsurları da kapsayan ve “Medine Vesikası” diye bilinen bir arada yaşama projesini devreye sokmuştur.

Medine Anayasası

İslâm tarihinde devletin kuruluş esaslarını, organlarını ve temel prensiplerini ortaya koyan yazılı bir anayasanın ilk örneğine Hz. Peygamber döneminde rastlanmaktadır. Hicretten sonra Müslümanların yanı sıra Medine toplumunu oluşturan Yahudileri ve diğer grupları bir şehir devleti halinde teşkilatlanmaya ikna eden Hz. Peygamber bu teşkilâtın esaslarını yazılı bir metin (sahife) halinde ortaya koymuştur. Medine şehir devletini oluşturan toplulukları, bunların birbirleriyle ve yabancılarla olan münasebetlerini, bu toplulukların idarî ve adlî yapılarını, fertlerin sahip oldukları din ve vicdan hürriyetini belirli esaslara bağlayan bu metin, şekil açısından bugünkü anayasalardan hayli farklı da olsa maddî açıdan bir anayasa mahiyetindedir. Bundan dolayı da özellikle Batı kaynaklarında “Medine anayasası” olarak adlandırılmaktadır. Bugüne kadar tesbit edilebilen tarihteki ilk yazılı anayasa olması bakımından da ayrı bir önemi vardır.

Bu anayasanın tam metni klasik kaynaklardan başlıca İbn İshak, İbn Hişâm (es-Sire), Ebû Ubeyd (el-Emvâl), İbn Seyyidünnâs (Uyûnü’l-eser) ve İbn Kesîr’in (el-Bidâye) eserlerinde yer almaktadır. Arapça tenkitli neşri Muhammed Hamîdullah tarafından yapılmıştır (el-Ves̱âʾiḳu’s-siyâsiyye). Batılılar’ın da dikkatini çeken ve Wellhausen tarafından kırk yedi madde halinde numaralanan Medine anayasası birçok Batı diline tercüme edilmiştir. Türkçe’ye ilk defa L. Caetani’ye ait İslâm Tarihi içinde çevrilmiş, daha sonra M. Hamîdullah’ın iki ayrı eserinde (İslâmın Hukuk İlmine Yardımları, İslâm Peygamberi) ve Salih Tuğ’un İslâm Ülkelerinde Anayasa Hareketleri adlı eserinde Türkçe tam metinleri verilmiştir.

Medine vesikasının tam metni şöyledir:

Bismillâhirrahmânirrahîm.

  • Bu vesika, Peygamber Muhammed tarafından Kureyşli ve Yesribli müminler ve bunlara tâbi olanlarla sonradan onlara katılmış olanlar ve onlarla beraber cihad edenler için düzenlenmiştir. 
  • Vesikayı imzalayanlar diğer insanlardan ayrı bir ümmet teşkil eder. 
  • Kureyşli muhacirler kan diyetlerini ödemeye katılacaklar ve savaş esirlerinin fidyesini müminler arasındaki mâkul esaslara ve adalete göre ödeyeceklerdir. 
  • Avfoğulları daha önce olduğu gibi kan diyetini ödemeye iştirak edecek ve Müslümanların teşkil ettiği her zümre savaş esirlerinin fidyesini müminler arasında adalet prensibine göre verecektir. 
  • Hârisoğulları daha önce olduğu gibi kan diyetini ödeyecek ve her zümre savaş esirlerinin fidyesini müminler arasında adalet çerçevesinde verecektir.
  • Sâideoğulları, daha önceki yaptıkları gibi kan diyetini ödeyecek ve her zümre savaş esirlerinin fidyesini müminler arasındaki adalete göre verecektir. 
  • Cüşemoğulları, evvelce uygulandığı gibi kan diyetini ödeyecek ve her zümre savaş esirlerinin fidyesini müminler arasındaki adalet prensibine göre verecektir. 
  • Neccâroğulları eskisi gibi kan diyetini ödeyecek ve her zümre, savaş esirlerinin fidyesini müminler arasında uygulanan mâkul esaslara ve adalet prensibine göre verecektir. 
  • Benî Amr b. Avf, daha önce olduğu gibi kan diyetini ödeyecek ve her zümre savaş esirlerinin fidyesini müminler arasında kabul edilen esaslar ve adalet çerçevesinde verecektir. 
  • Nebîtoğulları daha önce yaptıkları gibi kan diyetini ödeyecek ve her zümre savaş esirlerinin fidyesini mâkul esaslar ve adalet çerçevesinde verecektir. 
  • Evsoğulları eskiden olduğu gibi kan diyetini ödeyecek ve her zümre savaş esirlerinin fidyesini mâkul esaslara ve adalete göre verecektir.
  •  Müminler, kendi aralarında ağır malî sorumluluklar altında bulunan hiç kimseyi bu halde bırakmayacak, fidyesini veya kan diyeti gibi borçlarını mâkul esaslara göre ödeyecektir. 
  • Hiçbir mümin diğer müminin mevlâsı ile ondan habersiz bir anlaşma yapamayacaktır. 
  • Takvâ sahibi müminler saldırganlara, haksız bir fiil tasarlayanlara ve cürüm işleyenlere, bir hakka tecavüz edenlere, müminler arasında karışıklık çıkarmak isteyen kimselere karşı olacak ve bunlardan biri kendilerinden bir kişinin evlâdı bile olsa hepsinin elleri onun aleyhine kalkacaktır. 
  • Hiçbir mümin kâfir için bir mümini öldüremez ve mümin aleyhine kâfire yardım edemez. 
  • Allah’ın zimmeti, himaye ve teminatı tektir, dolayısıyla müminlerden -yetki bakımından- en aşağı derecede olan birinin kabul ettiği himaye onların hepsini bağlar, zira müminler birbirinin kardeşidir. 
  • Yahudilerden bize tâbi olanlar, zulme uğramadan ve onların düşmanlarıyla yardımlaşmadan yardımımıza hak kazanacaktır.
  • Müminler arasında geçerli olan barış tektir. Hiçbir mümin Allah yolunda girilen bir savaşta diğer müminleri hariç tutarak bir anlaşma imzalayamaz; anlaşma ancak müminler arasında eşitlik ve adalet çerçevesinde yapılacaktır.
  • Savaşa katılan bütün askerî birlikler nöbetleşe görev yapacaktır. 
  • Müminler birbirinin Allah yolunda akan kanlarının intikamını birlikte alacaktır. 
  • Takvâ sahibi müminler en iyi ve en doğru yol üzerinde bulunurlar. 
  •  Hiçbir müşrik bir Kureyşli’nin malını ve canını himayesi altına alamaz ve hiçbir müminin Kureyşliler’e müdahalesine engel olamaz.
  • Bir kimsenin bir müminin ölümüne yol açtığı kesin delillerle sabit olur ve maktulün velisi diyete razı olmazsa o kimse kısas hükümlerine tâbi olur; bu takdirde bütün müminler öldürene karşı tavır alır. Bunlara sadece bu hükmün uygulanması için hareket etmek helâl olur.
  • Bu yazının içeriğini kabul eden, Allah’a ve  âhiret gününe inanan bir müminin bir kātile yardım etmesi ve ona sığınacak yer bulması helâl değildir; kātile yardım eden veya sığınacak yer gösteren kimse kıyamet günü Allah’ın lânet ve gazabına uğrayacaktır ve artık kendisinden ne bir para ne de bir tâviz kabul edilecektir. 
  • Üzerinde ihtilâfa düşülen konular Allah’a ve resulü Muhammed’e arzedilecektir. 
  • Yahudiler müminler gibi savaş devam ettiği müddetçe savaş masraflarını kendileri karşılayacaktır. 
  • Avfoğulları yahudileri müminlerle birlikte bir ümmet teşkil eder. Yahudilerin dinleri kendilerine, müminlerin dinleri de kendilerinedir. Buna mevlâları da dahildir. 
  •  Haksızlık yapan veya suç işleyen kimse yalnız kendine ve aile fertlerine zarar vermiş olacaktır. 
  • Benî Neccâr yahudileri Avfoğulları yahudileriyle aynı haklara sahiptir. 
  • Benî Hâris yahudileri Avfoğulları yahudileriyle aynı haklara sahip olacaktır. 
  • Benî Sâide yahudileri Avfoğulları yahudileriyle aynı haklara sahiptir. 
  • Benî Cüşem yahudileri Avfoğulları yahudileriyle aynı haklara sahip olacaktır. 
  • Benî Evs yahudileri Avfoğulları yahudileriyle aynı haklara sahiptir. 
  • Benî Sa‘lebe Yahudileri de Avfoğulları yahudileriyle aynı haklara sahiptir. Haksız bir fiil işleyen kimse sadece kendine ve aile fertlerine zarar vermiş olacaktır. 
  • Cefne kabilesi Sa‘lebe’nin bir koludur, dolayısıyla onlar gibi mülâhaza edilecektir. 
  • Benî Şetîbe yahudileri de Avfoğulları yahudileriyle aynı haklara sahip olacaktır. Şüphesiz iyilik, günah ve kötülükten farklıdır.
  • Sa‘lebe’nin mevlâları bizzat Sa‘lebîler gibi kabul edilecektir. 35. Yahudilere sığınmış olan kimseler bizzat yahudiler gibi kabul edilecektir. 
  • Yahudilerden hiçbir kimse Hz. Muhammed’in izni olmadan -müslümanlarla birlikte savaşa- katılamayacaktır. 
  • Bir yaralamanın intikamını almak yasak edilmeyecektir. Bir adam öldüren kimse yalnız kendini ve aile bireylerini sorumluluk altına sokmuş olur. Bu sorumluluktan kaçmak haksızlıktır. Allah bu kurallara riayet edenlerle beraberdir. 
  • Medine’ye yönelik bir saldırı olması halinde- Yahudiler ve Müslümanlar kendi savaş masraflarını kendileri karşılayacak, bu sahifede gösterilen kimselere savaş açanlara karşı yardımlaşacaktır. Onların arasında kötülük değil iyi niyet ve samimiyet hâkim olacaktır. Bu vesikadaki bütün kurallara muhakkak riayet edilecektir. 
  • Hiçbir kimse müttefiklerine karşı suç işleyemez; mazluma muhakkak yardım edilecektir.
  • Yahudiler Müslümanların yanında savaştıkları müddetçe harcamalara katılacaklardır. 
  • Yesrib vadisi bu sahîfede adı geçenler için mukaddes bir yerdir. 
  • Himaye altındaki kimse bizzat himaye eden gibidir; ne zulmedilir ne de kendisi zulüm işleyebilir. 
  • Himaye hakkına sahip kimselerin izni olmadıkça kimseye himaye hakkı verilemez. 
  • Bu yazıda adı geçen kimseler arasında meydana gelmesinden endişe edilen anlaşmazlık ve öldürme vak‘alarının Allah’a ve resulü Muhammed’e arz edilmesi gerekir. Allah bu sahîfeye en iyi riayet edenlerle beraberdir. 
  • Kureyşliler ve onlara yardım edecek olanlar himaye altına alınmayacaktır.
  • Bu vesikada zikredilen kişiler Yesrib’e saldıracak olanlara karşı yardımlaşacaktır.
  • Eğer yahudiler, müslümanlar tarafından barış antlaşması yapmaya veya barış antlaşmasına katılmaya davet olunursa bunu kabul edip anlaşmaya iştirak edeceklerdir. Eğer yahudiler müslümanlara aynı şeyleri teklif edecek olursa müminler de aynı sorumlulukları yerine getireceklerdir. Din uğruna yapılacak savaşlar bu hükümlere tâbi değildir. 
  • Medine’deki her zümre şehrin savunmasında kendine ait bölgeden sorumludur. 
  • Bu sahîfede adı geçenler için konulan şartlar hem Evs yahudilerine hem de onların mevlâlarına sahîfede adı geçen kimseler tarafından tâvizsiz bir şekilde uygulanır. Kurallara mutlaka uyulacak ve asla aykırı hareket edilmeyecektir. Haksız kazanç sağlayanlar sadece kendilerine zarar vermiş olurlar. Allah bu sahîfede gösterilen maddelere en doğru ve en mükemmel şekilde riayet edenlerle beraberdir. 
  • Bu vesika haksız bir icraatta bulunan veya suç işleyenlere ayrıcalık sağlamaz yahut cezalandırılmasına engel olmaz. Savaş için yola çıkanlar da Medine’de kalanlar da emniyet içinde olacaktır; haksız bir fiil ve suç işlenmesi hali müstesnadır. İyilik yapanlar ve sorumluluğunun bilincinde olanlar Allah ve resulünün himayesi altındadır.

Vesika, Medine’de dini olduğu kadar siyasi bir topluluk da meydana getirme gayesine yönelikti. Daha ilk maddede bu topluluğun ensar ve muhacir Müslümanlarla, bir savaş durumunda Müslümanlarla birlikte saldırgana karşı savaşacaklarını kabul eden gayrı müslim topluluklardan oluşacağı belertilmektedir. Vesikaya göre bu topluluk (ümmet) diğer bütün insanlardan ayrı bir mahiyettedir. Aralarında ihtilaf çıkan herkes için Allah, kanunların ve adaletin yegane kaynağıdır. Hz. Muhammed (sav) de yüksek hakemdir.

Vesikada açık bir şekilde Yahudilerin Mekke müşriklerine veya onların işbirlikçilerine bir yardım, yahut himaye hakkı vermeleri yasaklanmıştır. Bir düşman saldırısı halinde, buna karşı çıkmak üzere bir Müslüman-Yahudi ittifakı söz konusu olacaktır. Şehrin savunulması için girişilecek savaşın masrafları, taraflarca karşılanacaktır. Fakat Medine dışında yapılacak bir savaş halinde hiçbir topluluk diğerine yardımda bulunma sorumluluğu altında bulunmayacaklardır. Müslümanların çıktıkları savaşlara Yahudilerin katılması, Hz Muhammed (sav)’in müsaade ve rıza göstermesine bağlanmıştır. Yahudiler, Müslümanlara düşman olan Mekkelilere bundan böyle eman hakkı tanımayacaklardır.

Vesikada Müslüman cemaatin ve İslam dininin hukuki ve sosyal varlığı, diğer unsurlar tarafından tanınmaktadır. Bu, Müslümanlar açısından önemli bir gelişmedir. Bu sözleşme ile Medine’deki müşrik Araplar ve Yahudiler, Müslümanların dini, siyasi ve sosyal açıdan tanıyorlardı. Aynı zamanda Mekkelilere ittifaklarını bozup, onlara karşı Müslümanlarla iş birliği içine giriyorlardı. Müslümanlar gayri müslimlere, inanç, fikir hürriyeti, mal ve can güvenliği sağlıyorlardı. Hile ve vefasızlık yasaklanıyordu. İstibdat, zorbalık, hakka ve hukuka riayetsizlik, zulüm ve şiddetin hakim olduğu o günkü dünya ortamında bu vesika önemli bir gelişmedir. Hatta “Yeryüzünde bir devletin vazettiği ilk yazılı anayasa olma özelliğine sahip olduğu” kabul edilmektedir. Aynı zamanda “Bu vesika, Peygamberin nadir tesadüf edilir bir diplomasi kabiliyetine sahip olduğunu göstermektedir.”

Hz. Peygamber ve Müslümanlar vesikanın şartlarına riayet ettiler. Yahudilerin vesikanın şartlarına her riayetsizliklerinde Hz. Peygamber, onlara ahde vefa göstermeleri gerektiğini hatırlatmıştır. Ancak Yahudilerin vefasız davranmaları, Kureyş’i tahrik etmeleri, hileleri, Evs ve Hazrec’in aralarını bozmaya çalışmaları, Rasğl-i Ekrem’e suikast tertiplemeleri gibi davranışları sebebiyle önce onlardan Kaynuka, sonra Nadir grupları şehirden çıkarıldılar. Hendek Savaşı’ndan sonra da Kureyza’nın cezalandırılmasıyla vesika yürürlükten kalkmış oldu.

 

Ramazan Gümüş

Marmara Üniversitesi

İlahiyat Fakültesi

2.Sınıf Öğrencisi

 

Kaynakça

  1. İbrahim Sarıçam, Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı
  2. Mehmet Akif Aydın, DİA, Anayasa Maddesi
  3. Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi
  4. Mustafa Özkan, DİA, Medine Vesikası Maddesi
  5. Nuh Aslantaş, Hz. Muhammed’in Çağdaşı Yahudilerle Siyasi İlişkileri
  6. Aslantaş, Hz Muhammedin Çağdaşı Yahudilerle Siyasi İlişkileri, s.124
  7. Hamidullah, İTED, s. 19
  8. Sarıçam, Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı, s.170-171