Kategori: Uluslararası İlişkiler

Azgelişmişliğin Dışsal Faktörlerle Açıklanması

Dünya üzerindeki azgelişmiş ülkeler üzerine ortaya atılan tezlerin büyük bir bölümü, azgelişmişliğin altında içsel faktörlerin yattığı varsayımına dayanmaktadır. Nitekim, daha önceki yazılarımda açıklamaya çalıştığım Montesquieu’nun İklim Teorisi, Azgelişmiş Ülkeler ve Yoksulluk Kısır Döngüsü, Nüfus Artışının Azgelişmişlik Üzerindeki Etkisi ve Thomas Robert Malthus ve Azgelişmişlik ve Düalizm Teorisi azgelişmişliğin içsel faktörlerin bir sonucu olduğu tezini işlemektedirler.   Azgelişmişliğin içsel faktörlerin bir sonucu olduğu tezi, birçok bilim insanı tarafından eleştiri konusu yapılmaktadır. Örneğin, Prof. Dr. İbrahim Canbolat, Gelişmekte Olan Ülkeler adlı eserinde, haklı olarak şu soruyu soruyor: “Acaba böylelikle zengin ve yoksul uluslar arasındaki gelişmişlik farkına bir başarı/başarısızlık farkı olarak haklılık ve meşruluk mu kazandırılmak isteniyor? Tıpkı Viktorya dönemi Avrupasında antropoloji  ve tıp alanındaki ırk çalışmalarının Avrupa dışı toplulukları genetik olarak ‘geri kalmaya mahkum’ gösterdikleri gibi.“   Prof. İbrahim Canbolat‘ın sorduğu soru oldukça anlamlı ve düşündürücü. Acaba, azgelişmişliği içsel faktörlerle açıklayarak gelişmiş ülkeler kendilerini meşru mu göstermek istiyorlar? Gerçekten de azgelişmişliğin altında içsel faktörler mi yatmaktadır? Bu sorunların cevabını azgelişmişliği içsel değil, daha çok dışsal faktörlerle açıklamaya çalışan teorileri de ortaya koyarak verebiliriz.   Yapısal Bağımlılık Teorisi:   Dışsal faktörlerle azgelişmişliği açıklamaya çalışan en önemli teorilerden birisi, şüphesiz Yapısal Bağımlılık Teorisidir.   Prof. Johan Galtung‘un ortaya koyduğu merkez (gelişmiş ülkeler) ve çevre (azgelişmiş ülkeler) ülkeleri arasındaki ilişkilerden yola çıkan bu teori çok kısa olarak şu şekilde açıklanabilir:  Dünya üzerinde merkez ve çevre olmak üzere iki tür devlet vardır. Merkezde bulunan gelişmiş devletler, çevrede bulunan gelişmekte olan devletleri...

Read More

21. Yüzyılda Psikolojik Savaş ve Propaganda

İnsanın insanla olan savaşında, bin yılları geride bırakmış olsak da değişen hiçbir şey yok. İnsanoğlu dün olduğu gibi bugün de kendi ile savaş halinde. Habil’in Kabil’i öldürmesiyle başlayan süreçte, insanoğlu ölmeye ve öldürmeye devam ediyor. Hatta zaman geçtikçe daha çok kişiyi daha az zaman ve maliyette öldürmeyi de öğreniyor insan. Her geçen gün yeni bir kitle imha silahı geliştiriliyor, deneniyor. Kullanılan silahlara göre adlandırıyoruz artık savaşları, örneğin nükleer savaş ya da biyolojik savaş diyoruz.   Savaşa dair umut veren girişimler de olmuyor değil. Uluslararası hukukta savaşa dair yasalar oluşturuluyor. Milletler Cemiyeti gibi Birleşmiş Milletler de savaşları çeşitli temel ve kurallarla sınırlamaya çalışıyor. Fakat tüm bu çabalara rağmen savaşların önü alınamıyor. 1990’lı yıllarda Kuzey Aftika’da yaşanan iç savaşlarda bir milyonun üzerinde insan ölüyor. 2003’te başlayan Irak Savaşı’nda ölenlerin sayısı da Afrika’dakilerden az değil.   İnsanoğlu bugün de savaşıyor, Thomas Hobbes’u haklı çıkartırcasına insan insanın kurdu olmaya devam ediyor…   Savaşları biliyor, silahları görüyor, bombaları duyabiliyoruz fakat göremediğimiz bir savaş, göremediğimiz silahlar ve duyamadığımız sesler de var! Adlarını hiç duymadığımız, yüzlerini hiç görmediğimiz insanlar tarafından düşüncelerimize yön veriliyor, zevklerimiz belirleniyor ve en önemlisi tercihlerimiz etkileniyor.  Psikolojik savaş, gelişen bilgi ve iletişim teknolojilerinin de etkisiyle 21. yüzyıla damgasını vuruyor. Her birey bu savaştan etkileniyor. Özellikle demokratik sistemlerde, uygulanan psikolojik savaş tekniklerinin ve özellikle propagandanın etkisiyle ülkelere ve hatta uluslararası sisteme yeni bir şekil verilmeye çalışılıyor.   Psikolojik savaş, sıcak savaş ya da barış dönemlerinde, her zaman...

Read More

Prof. Dr. Tayyar Arı ile Orta Doğu ve Türkiye

Dünden bugüne uzanan süreçte Türkiye ve ABD arasında sıkı bağlar kurulduğunu gözlemliyoruz. Bu bağların oluşmasındaki temel sebepler nelerdir? Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerde Soğuk Savaş sırasında bir takım iniş çıkışlar olsa da genel anlamda bir ittifak ilişkisi söz konusu. Bunu o günün dinamikleriye açıklamak mümkün: soğuk savaşın getirdiği karşılıklı güvenlik kaygıları ilişkilerin de belirli bir ittifak içerisinde yürütülmesini zorunlu kılıyordu. Sovyetler Birliği vardı ve bu Türkiye için önemli bir tehdit unsuruydu, bu Türkiye’nin Batı bloğunda yer almasını daha özel olarak ABD ile ittifak ilişkisi içerisinde olmasını gerektiriyordu. Bunun içsel dinamikleri de vardı tabii ki, Türkiye daha zayıf bir ekonomiye...

Read More

SSCB’nin Dağılması Sonrasında Türkiye ve Orta Asya Türk Cumhuriyetleri Arasında Ekonomik, Siyasal ve Kültürel İlişkiler

Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin dağılması sonrası ortaya çıkmaya başlayan yeni düzen, dünya devletleri için büyük bir sürprizdi. Fakat bu yeni düzenin Türkiye için bir sürpriz olduğunu iddia etmek güçtür. Nitekim diğer devlet başkanlarından farklı olarak, yetmiş altı yıl öncesinde ve mükemmel bir ileri görüşlülükle Mustafa Kemal Atatürk şu satırları kaleme almıştır: “Bugün Sovyetler Birliği dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne olacağını kimse bugünden kestiremez. Tıpkı Osmanlı gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan gibi parçalanabilir, ufalanabilir. Bugün elinde sımsıkı tuttuğu milletler avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir. İşte o zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir… Bizim bu dostumuzun idaresinde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak yalnız o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanırlar? Manevi köprülerini sağlam tutarak. Dil bir köprüdür… İnanç bir köprüdür… Tarih bir köprüdür… Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimizin içinde bütünleşmeliyiz. Onların bize yaklaşmalarını bekleyemeyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gerekli.” Mustafa Kemal Atatürk’ün işaret ettiği o gün, gelmiş ve hatta geçmektedir. “Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin 1991 yılında dağılmasıyla birlikte Kafkasya’da Azerbaycan, Orta Asya’da Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Türkmenistan bağımsızlıklarını ilan ettiler.”[1] “Eskiden Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin bir parçası olan Türk Cumhuriyetleri’nin bugün birer bağımsız devlet olarak ortaya çıkması Türkiye için siyasi, iktisadi ve kültürel alanlarda yeni imkânlar ve fırsatlar yaratmış, aynı zamanda bir kısım sorumluluklar da yüklemiştir.”[2] Kökü, dili, dini ve kültürü bir bu...

Read More

Prof. Dr. Tayyar Arı ve Dış Politikada Stratejik Önceliklerimiz

Üniversitede her geçen dönem mesleki ders yoğunluğumuz daha da artıyor. Mesleki derslerle birlikte dünyada olagelen politik olayları değerlendirmeye ve yorumlamaya çalışıyoruz.   Geçen dönem, Prof. Dr. Tayyar Arı‘nın verdiği “Uluslararası İlişkiler Teorileri II” dersinde de sık sık dış politikaya dair değerlendirmeler ve yorumlar yaptık. Tayyar Hoca, Türkiye‘nin mevcut dış politikasını bütün devletlerle pozitif diyalog içinde olmak ve pozitif diplomasiyi öne çıkartmak olarak tanımlamıştı. Ayrıca, bu politikaların Türkiye‘ye birçok yararının olduğunu/olabileceğini de söylemişti.   Türkiye‘nin pozitif diplomasiyi ve her devletle pozitif ilişkiler kurulması gereğini öne çıkartan bu yeni dış politikası hakkında Prof. Dr. Tayyar Arı‘nın bir makalesine ulaştım. “Dış Politikada Stratejik Önceliklerimiz” başlıklı makale bu politika sürdürülürken nelere dikkat edilmesi gerektiğini, hangi hataların yapılabileceğini çok net bir biçimde ortaya koyuyor:    Makalede “Aslında takdirle karşılanacak bir politika olduğu da söylenebilir. Ama bu durum Türkiye’nin dış politikasında bazı önceliklerinin olmayacağı anlamına gelmez. Türkiye eğer önce bölgesel lider sonra küresel lider olacaksa ki böyle bir vizyonunun olduğuna ya da olması gerektiğine inanıyorum. Her şeyden önce bazı stratejik öncelikleri bulunmalıdır.” deniliyor.   Prof. Dr. Tayyar Arı şöyle devam ediyor: “Türkiye’nin dış politikasında stratejik öncelikleri arasında Orta Doğu ve Avrasya’nın ilk sırayı almasının Türkiye’yi hem AB hem de ABD karşısında pazarlık gücünü arttıracağı ve uluslararası alanda daha saygın bir yere sahip kılacağını düşünüyorum. Türkiye’nin dost-düşman ayırımı yapmaması ve kimlik ile dış politika arasında bir ilişki kurmaması bir yere kadar uygulanabilir ve anlamlıdır. Ama Türkiye...

Read More

Twitter’da Takip Edin!

Arşivler