Makale Analiz » Manşet » Okan Yüksel » Siyaset Bilimi

Michel Foucault ve Post-Modernizm

Temmuz 1, 2013   ·   1 Comments

Foucault

1984 yılında, genç denebilecek bir yaşta, 58 yaşında öldüğünde, Foucault 20. yüzyılın en büyük düşünürlerinden biri olarak kabul ediliyordu. Özellikle sık sık ziyaret ettiği Amerika Birleşik Devletleri’nde çoğu tarihçinin baş tacı ettiği Foucault, savunduğu tezleri ve yaptığı kapsamlı çalışmalarıyla, günümüzde de halen pek çok tartışmayı ateşlemiştir. Liberal düşünce ile gelenekçi ve tutucu Marksist yaklaşımları reddeden Foucault, pek çoklarınca çağdaş entelektüelin bir modeli haline gelmiştir. 1950’lerin sonunda De Gaulle’cü diplomatlarla dostluk kuran genç kültür ateşesi, 1960’ların ortasında yapısalcılığın öncülerinden biri olarak Fransız düşüncesinin yeni yıldızı, Mayıs 1968’de öğrenci ayaklanmaları Fransa’yı ve De Gaulle’cülüğü sarsarken sıkı bir solcu ve Maocu olan Foucault, tüm bu süreçte aynı zamanda, akademi dünyasının en üst basamaklarına tırmanan da bir isim oldu.[1]

Bir filozofun düşündüklerini eyleme de aktarmasını savunan Foucault’nun hayatına kaybetmesine de ilginç bir şekilde bu düşüncesi neden olmuştur. Doğum kontrolünü burjuvanın bireylerin cinsel hayatlarına ve üremelerine müdahale etmesi olarak değerlendiren ve bu nedenle prezervatif kullanmayı reddeden Foucault, Paris’in gettolarındaki AIDS’li olma ihtimali yüksek zenci hayat kadınlarıyla da yakın ilişkiler kurmuştur. Biseksüel olan ve bu nedenle dışlanmışlığı da yaşayan Foucault, 1984 yılında AIDS nedeniyle hayatını kaybetmiştir.

Foucault, güç-iktidar ilişkileri gibi temel konulardaki görüşleriyle devrimci bir filozof olarak dikkat çekmektedir. Foucault’un görüşleri felsefe, tarih, antropoloji, sosyoloji, siyaset bilimi ve kültürel çalışmalar gibi pek çok alanı etkilemiştir. Foucault her ne kadar post-modernizm ve post-yapısalcılıkla anılsa da kendisi bu tür tasnifleri kabul etmemiş ve pek çok röportajında kendisine yöneltilen ‘Post-modernist misiniz?’ sorusuna olumsuz yanıt vermiştir.

Foucault’un çalışmalarını üç farklı türde değerlendirmek mümkündür. Arı’ya göre Foucault’nun ilk tür çalışmalarını «Şeylerin Düzeni», «Kliniğin Doğuşu» ve «Bilimin Arkeolojisi» adlı eserleri oluşturmaktadır. Foucault, bu tür çalışmalarında daha çok disiplin olgusu üzerinde durarak, insanlığın disiplini nasıl keşfettiği ve geliştirdiğine odaklanmıştır. Foucault’nun ikinci tür çalışmaları ya da yaklaşımı daha ziyade «bölünmül pratikler» üzerinde durmaktadır. Bu bağlamda bu ikili ayrımlarda akıllı/deli, iyi/hastalık, masum/suçlu gibi ayrımlar dikkat çekmektedir. Foucault, empirik/arşiv çalışmaları aracılığıyla, bu tür bölünmüş pratiklerin tarihsel ve keyfi yapıldığını düşünmektedir. Foucault’un üçüncü tür yaklaşımına en iyi örnek «Cinselliğin Tarihi» adlı çalışması olarak gösterilebilir.  Filozof, bu çalışmasında disiplinci pratiklerin ve tahakküm yöntemlerinin ve araçlarının toplum tarafından nasıl içselleştirildini göstermektedir.[2]

Foucault ve Arkeoloji:

Foucault’nun felsefi düşüncelerini oluştururken kullandığı yöntem “Arkeolojik Çözümleme” dir. Foucault, «arkeoloji» kavramını beşeri bilimleri araştırmada takip ettiği tarihsel ve deneysel özelliği ifade etmek için kullanmaktadır. Arkeoloji, düz bir tarih araştırması (doğu ve yanlış göstermek) yöntemi olmaktan öteye, olguların nasıl, hangi koşullarda ortaya çıktığını da araştırma yöntemidir.[3]

Ünlü Alman felsefeci Kant’tan esinlenerek Arkeoloji yönetimini geliştiren Foucault, düşüncenin geçirdiği tüm evreleri incelemeye, dönemlere ait düşünsel ilişkileri çözümlemeye çalışmıştır. Foucault bunu yaparak, tüm düşünce dünyasını tarihsel bir arşivleme çalışmasıyla incelemiş ve modernizmin savı olan düşüncenin kesintisiz olan evrimi ile ilerlemeci tarih anlayışını eleştirmiştir.

Foucault ve Soybilimi:

Foucault çalışmalarının ilerleyen aşamasında «arkeoloji» yerine «soybilimi» kavramını özellikle de Nietzsche’nin «Ahlakın Soybilimi» çalışmasından esinlenerek «Bilginin Soybilimi» kavramını kullanmayı tercih etmiştir. Nietzsche «Ahlakın Soybilimi» adlı çalışmasında Ahlak anlayışının ilerleyen süreçte nasıl değiştiğini incelemektedir. Foucault, «Bilginin Soybilimi» kavramıyla, belli bir doğruluk iddiasının veya doğruluk rejiminin bu statüsünü nasıl elde ettiği ve diğer doğruluk iddialarını nasıl yerinden ettiğiyle ilgilenir. Yani modernizmin ortaya koyduğu tek doğruluk/hakikat iddialarına kuşkuyla yaklaşmaktadır.[4]

Nietzsche nasıl ahlakın soylular tarafından kendilerini meşrulaştırmak için ortaya konulduğunu gösteriyorsa, Foucault da benzer bir yöntemle bilginin ve haliyle doğruluk ile hakikatin nasıl da ‘üretildiğini’ gözler önüne sermektedir.

Foucault’un bakış açısıyla tarihsel süreçte «dilenci»ye bakacak olursak, dilenciliğin hakikatte iyi mi kötü mü, yoksa ne iyi ne de kötü mü olduğunu daha net görebiliriz. Orta Çağ’da mendicant (Yaşamlarını dilencilik yaparak halktan topladıkları bağışlarla sürdüren keşişlerden oluşan tarikatlar.) tarikatlara mensup olanlar arasında yoksulluk yüceltilmiş bir değerdir. Ancak 16. yüzyılda çalışmanın kutsanmasıyla birlikte dilencilik eleştirilmeye, kötülenmeye başladı. Dilenciler hor görüldü, hatta şehirlere girmeleri yasaklandı. Bugün ise dilenciler ordusu Foucault’un deyimiyle suç olarak görülmeye başlandı ve «polisiye» bir sorun haline geldi.[5]

Foucault ve Güç/İktidar:

Güç ya da iktidar, klasik düşünce yapısı içerisinde sahip olunan bir şey olarak görülür. «Gücü var» denilir. Bireyler ya da devletler güce sahip olabilirler, hatta bazıları diğerlerinden daha fazla güce sahip de olabilir. Aralarında kıyaslamalar yapılabilir. Oysa ki Foucault, gücün belli kurumlar tarafından sahip olunan bir şey olmaktan ziyade gücü ilişki sonucunda üretilen bir şey olarak görmektedir. Dolayısıyla başlı başına üretilen bir şey olarak görmektedir.  Foucault’a göre, güç/iktidar bir takım güç/iktidar ilişkileri sonucunda ortaya çıkan birşeydir.[6]

Foucault’a göre güç ilişkisine meydan okumak için «karşı koymak» tan kaçınmak gerekmektedir: Çünkü güç (iktidar), direnmeden (karşı koymak) farklı olmayıp onunla var olmaktadır. Burada disotomilere bir gönderme vardır, bu akış açısıyla gücü açıklamak için direnme olmalıdır. Yani direnme olmadan güç de olmaz. Bu halde Foucault’a göre eğer bir karşı koyma ya da direnme söz konusu değilse o zaman ortada bir iktidar/güç de yoktur.

Bu noktayı daha da somutlaştırmak gerekirse; rüzgar ölçerleri örnek olarak verebiliriz. Bu aletlerin çalışma prensibi; rüzgarın gücünü ölçmek için rüzgarın önüne engel konulmasıdır. Ancak rüzgarın önüne konulan bu engel üzerinden hız/güç hesaplanabilmektedir. Engel olmadıktan sonra rüzgarın bir gücü söz konusu değildir.

Foucault ve Bilgi-İktidar İlişkileri:

Foucault’un en önemli tezlerinden birisi de “bilgi-iktidar” çözümlemesidir. Modernizm bilgiyi her şeyden bağımsız saymaktadır. Örneğin, uluslararası ilişkiler çalışmalarında veya benzeri bilimsel çalışmalarda nesnel bilgiye ulaşmada değer, çıkar ve iktidar/güç ilişkilerinin dikkate alınmaması gerektiği düşünülür. Buna karşın Foucault, bilgi ile iktidar arasında bir bağ kurmaktadır.

Foucault, modern düşüncenin bilginin saf aklın ürünü olduğu ve bu tür dışsal unsurlardan etkilenmediği, ayrıca genel geçer olduğu savını eleştirmekte ve bilgi ile iktidar arasında bir bağ kurmaktadır. Foucault ve post-modern düşünce bilgi üretimini normatif ve siyasal bir sorun olarak ele almaktadır. Foucault’ya ve post-modernlere göre «bilgi iktidardan bağımsız değildir».

Foucault, Hobbesyen bir iktidar anlayışına karşıdır. İktidar bir merkezde toplanıp, orada vücut bulmaz. İktidar her yerdedir. Foucault, Disiplin ve Ceza adlı çalışmasında «suç» ve «ceza» kavramlarının doğuşunu iktidarın varlığı ile ilişkilendirmektedir. İktidardaki için ‘ceza’ kitleleri kendisine itaat ettirmek için bir araçtır. Foucault’un daha ilginç tespiti zamanla bu araçların da değiştiğidir. Örneğin hapishanelerin yerini zamanla çalışma kampları almıştır. İktidarın bir yansıması olan disiplin yöntemlerinin zaman içinde değiştiğine dikkat çeken Foucault, teknolojinin gelişmesiyle iktidarın kullandığı ceza yöntemlerinin de değiştiğini belirtmektedir. Foucault, söz konusu disiplin araçlarının toplumsal hayatın geri kalanına da tesir ettiğini belirtip bilgi-iktidar ilişkisine dikkat çekmektedir.[7]

Özetle Foucault, iktidarın salt bir güç olarak kalmadığına, hayatın her alanına yansımalarının söz konusu olduğuna değinmektedir.  İktidar böylelikle merkezileşmemekte, günlük hayatın her alanında yani eğitim ve bilimde de yönlendirici olarak yer almaktadır. Her bir birey, iktidarın elindeki eğitim ve bilim gibi farklı araçlar ve kurumlar aracılığıyla disipline edilmektedir.

Peki, Foucault’un belirttiği gibi bilginin üretilme süreci ile iktidar gerçekten de bu kadar birbiriyle ilişkili mi? Eğer öyle ise, yani iktidar bilgiyi kullanıyorsa, bugün iktidar kitleleri disipline etmek için post-modernizmi kullanıyor denilebilir mi? Bu ciddi bir tartışma konusudur. Foucault bu durumdan işaret fişeği ya da bomba metaforuyla kurtulmaktadır. Kendi çalışmalarının bile genel geçer daimi doğrulardan olmadığına inanan ve çalışmalarının kullanıldıktan sonra atılmasını öğütleyen Foucault şunları söyler: “Ben, kitaplarımın molotof kokteyli ya da mayın tarlası olmasını isterim, tıpkı donanma fişekleri gibi kullanıldıktan sonra kendilerini yok etmesini isterim.”

Foucault, molotof kokteyli ya da bomba metaforuyla aslında ne yapmak istediğini çok net bir şekilde ortaya koyuyor: Foucault, hem kendisi de bir bomba gibi patlayarak aydınlanmanın hakikatini sarsıyor, hem de bir bomba gibi patladıktan sonra yok oluyor. Yani kendisi de bir hakikat ortaya koymuyor. Bizi soru işaretleriyle baş başa bırakıyor.

Not: Post-Modernizm konsundaki bu yazı bir “Giriş” niteliğindedir. Bütün bir çalışmanın sadece bir parçası olan bu bölümün dışındaki bölümlere ulaşmak için “post-modenizm” etiketine tıklayabilirsiniz.

 

Okan Yüksel

Politik Akademi Genel Koordinatörü, Uluslararası İlişkiler Uzmanı

Yazarın tüm yazıları için tıklayın. Yazara E-Posta atmak için tıklayın.

 


[1]CNN Türk, “İlginç hiçbir yanım yok” diyordu ama…http://www.cnnturk.com/2012/kultur.sanat/kitap/11/08/ilginc.hicbir.yanim.yok.diyordu.ama/683753.0/index.html (e.t. 16.05.2013)

[2] Arı, Tayyar, Uluslararası İlişkiler Teorileri: Çatışma, Hegemonya, İşbirliği, Bursa: MKM Yayınları, 2013 Syf. 489

[3] Arı, A.g.e., Syf. 490

[4] Arı, A.g.e., Syf. 490

[5] Boyna, Roy, Foucault ve Derrida: Aklın Öteki Yüzü, Ankara: Bilge Su Yayınları, 2009, Syf. 18

[6] Arı, A.g.e., Syf. 493-494

[7] Arı, A.g.e., Syf. 492

 

 

Okan Yuksel (349 Posts)

1988'de Adana'da doğdu. Uludağ Üniversitesi'nde Uluslararası İlişkiler, Anadolu Üniversitesi'nde Medya ve İletişim öğrenimi gördü. 2011'de Olay TV'de dış haber editörü olarak gazeteciliğe başladı. 2014'te Al Jazeera Turk'e katıldı. Blog, makale ve haber dallarında 6 ödülü bulunuyor. Politik Akademi'nin genel koordinatörlüğünü üstleniyor.


By


Readers Comments (1)

  1. Vildan says:

    Foucault’un tüm felsefesini anlayıp sunmam gerekiyor ve bu konuda yazınızdan çok faydalandım. Teşekkürler