Manşet » Okan Yüksel » Röportaj » Siyaset Bilimi » TR

‘Partiden çok ticari işletme gibiler’

Mayıs 6, 2014   ·   0 Comments

Politolog Prof. Dr. Ali Yaşar Sarıbay, seçim sonrası ortaya çıkan tabloyu Al Jazeera‘den Okan Yüksel‘e değerlendirdi. Sarıbay ‘ticari işletme’ benzetmesi yaptığı muhalefetin bu mantıktan kurtulması gerektiğini düşünüyor. Al Jazeera’de yayınlanan röportajın bir bölümünü paylaşıyoruz:

Türkiye tarihinin en önemli yerel seçimlerinden bir tanesini geride bıraktık. Adeta genel seçim atmosferinde yapılan bu seçimler ve sonuçları Türkiye’nin politik yapısını nasıl etkiledi?

Geleceğimizi etkilediği çok açık. Bazı koalisyonların bozulması veya siyaseti dizayn etme açısından hangi aktörlerin daha ön planda olacağını içeren göstergeler içeriyor. Belirttiğiniz gibi genel seçim havasında geçti ama siyaset bilimcilerin çoğunun ve benim de kanım; bu bir plebisit idi. 17 Aralık denilen süreçten sonra bir şahsın veya görüşün onaylanmasıydı. Bu onay hem AK Parti’nin hem de liderinin meşruluğunun sınanması açısından önemliydi. Bu onlar adına olumlu sonuçlandı ve bir meşruiyet krizi ortaya çıkmadı. Bu tabii AK Parti’nin tabanının ve lider kadrosunun özgüvenini tazeledi.

Ancak daha sonraki açıklamalara baktığımız zaman demokrasinin pekişmesi açısından ne kadar olumlu katkı yapabileceğine dair çok rahat bir kabulüm söz konusu değil. Tereddütlerim var. Yapılan analizlere, tartışmalara ve üsluba baktığınız zaman bir “balkon konuşması” olarak sembolize edilen şey aslında herkesin beklediği bir şeydi. O konuşma oldu ama ondan sonrası (belki de öyle olması gerekiyordu) demokrasinin pekişmesi açısından çok olumlu işaretler vermedi.

Başbakan Erdoğan, Gezi Olayları sürecinde de Cemaat’e karşı oldukça sertti, tansiyonu düşürmek gibi bir düşünce içerisine girmedi. Sizce Erdoğan ne yapmak istedi, istiyor?

Okan Yüksel Ali Yaşar SarıbayErdoğan, kısmen de haklı olarak, konuları çok şahsileştirdi. Hiç ummadığı şekilde tape meseleleri çıktı, bakanlara karşı suçlamalar ortaya atıldı. Tüm bunlar lider olarak onu gerdi. Tabii bunu onun şahsi özelliğine bağlamaktan ziyade, ki bunun da önemli etkisi vardır ama esas olan tek adam kültünün getirdiği çok ağır bir yük ortaya çıktı.

Ve bu yükü tek başına omuzladı Erdoğan. Seçim sonucu, Erdoğan’ın şahsi başarısıdır. Çünkü bütünüyle kendisine, şahsına yönelik olanı aldı. Bunda haksız mıydı? Bir öncesine baktığımız zaman “Erdoğan’sız AK Parti”, “Erdoğan’sız hükümet” söylemleri çok da haksız olmadığını gösteriyor.

İlk defa Türk siyasi tarihinde bir lider üzerinde “şahsiyat yapmak” gibi bir durum çıktı ortaya. Bir parti görüşü, programı eleştirilmekten çok bir liderin şahsı hedef alındı ve bu lider giderse bu parti kabulümüzdür gibi bir sonuç çıktı. Bir kere bunu anlamak da çok kolay değil. Bu da Erdoğan’ı şahıs olarak çok gerdi. Üslubu, öteden beri kendi kitlesine büyük oranda sahici bir üslup. Demokrasiyle çok bağdaşır yönleri yok ama sahici. Bu gerginlik tabiri caizse onu daha da sahici yaptı ve ortamı gerdi. Yani orada bir geri adım demeyelim ama nasıl daha yumuşatabilirim, böyle bir meşruluk krizini aşmış bir lider olarak daha ılımlı bir tavır gösterebilirim davranışını gözlemlemedik.

Türkiye’nin son on yılında kaybedenler değişse de kazanan hep Recep Tayyip Erdoğan oldu. Erdoğan’ın bu başarısını nasıl değerlendiriyor, neye bağlıyorsunuz?

Başarı dediğimiz şey nispi bir şeydir, mutlak değildir. Bir başarı, başarısızlık karşısında başarı sayılabilir. Bir kere temel bir faktör, karşısındaki muhalefetin çok çeşitli açılardan başarısız olması, yani Başbakan’ın söylediği sunduğu şeylere derhal, şahsi bir cevap şeklinde yaklaşım sergilendi. Yani politikalar üzerine, fikirler üzerine tartışma hep arka planda kaldı. Bunu hissettiği ölçüde Erdoğan bunları çok iyi manipüle etti. Gündem yaratma ve muhalefeti bunun peşine takma konusunda çok başarılı oldu. “Milli içki”den tutun da öğrenci evleri gibi birçok örnek verilebilir. “Bizim milli içkimiz ayran” denildiği zaman bu bir ülkede bir ay tartışılmaz. Muhalefet ve tabanı bunun peşine düşmez. Bu tabii Erdoğan’ı ön plana çıkardı. Yani kendi taktik ve stratejilerinin tuttuğunu gördükten sonra bunun üzerine gitti.

Şüphesiz ki tabanı geniş ve farklı olan bir partiyi bir arada tutma kabiliyeti de var. Bu anlamda hakkını vermek lazım. Ayrıca 2011’e kadar politika olarak da demokrasi açısından da iktisadi açıdan da başarılarını teslim etmek lazım. Ama tamamen böyle şahsi bir başarı şeklinde aldığımızda da yanılmış oluruz, çünkü siyasi kültürden gelen açıklar, defolar, muhalefetin kendi karakteri vesaire bu başarıyı daha göze batan bir hale büründürdü.

Yerel seçimlerde partilerin yanı sıra öne çıkan bir aktör de Gülen Cemaati oldu. Ak Parti karşısında konumlanan cemaatin durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Gülen Cemaati ne kaybetti?

Cemaatin belli bir süre önce bile politik olduğu kanısındayım. Ama doğrudan politik bir aktör olarak doğrulamak mümkün değildi. Arka planda, dolaylı ama etkindi. Bunu tüm kamuoyu biliyordu. Halkın gözünde bile istenilmeyen bir gidiş olursa bu cemaate bağlanıyordu. Trafik kazası olsa bile cemaatin eseri gibi bir şey en azından bir beş on yıldır vardı. Fakat AK Parti iktidarıyla beraber, cemaat daha kendisini gerçekleştirebileceği, politik ideallerini gerçekleştirecek bir alan buldu. Bunu zaten Sayın Başbakan itiraf etti, “Ne istediler de vermedik?” dedi.

Bu her cemaatin başvuracağı yöntemlerdir. Sizin resmi olarak, hükümet olarak tavrınızla da ilgilidir ama bunlar sadece dinsel grupların veya dinsel fikriyatın bir araya gelip koalisyonundan daha çoktur. Türk siyasetinin daha öteden beri gösterdiği yapıyla ilgilidir. Bu da bizim partimontiyalizm dediğimiz bir şey, Neo-patrimonyalizm… Büyük bir aile gibi milleti kabul etmek ve o ailenin bir velisi olarak baştaki insanları görmek. Ailenin muteber üyeleri vardır, bunlara yakın olmak zaten bu yapıda vardı. Cemaat kendisini bu ailenin bir ferdi olarak ahdetti.

Bizim görebildiğimiz bu kadardı. 17 Aralık sürecinde ise bilmediğimiz, göremediğimiz hususlar var. Bu kadar büyük bir infial, bu kadar sert bir üslubun ortaya çıkması kamuoyunun bilmediği ama Başbakan ve çevresinin bildiği bazı şeyler var intibağı yarattı. Bunun üzerine konuşamayız, ancak spekülasyon olur. Böyle bir şey varsa, ki olduğu da kani: sayın başbakan hukuk meselesi bu dedi. Bunun ortaya çıkartılması ve kamuoyunun da neyin ne olduğunu daha iyi anlaması gerekiyor. Varsa bir şey bu hukuk meselesidir ve üzerine demokrasi kuralları çerçevesinde gidilmelidir. Çünkü kurunun yanında yaş da yanar. Demokrasi bunun üzerine inşa edilemez.

Cumhurbaşkanlığı seçimleri için AK Parti’de Başbakan Erdoğan’ın aday olacağını konuşuyor. Ancak Abdullah Gül’ün de aday olabileceği söyleniyor. Sizce Ak Parti’nin adayı kim olabilir? Erdoğan, daha önce “kardeşim” dediği Gül’ü “kırmadan” Köşk’e çıkma formülünü nasıl bulacak?

Şimdi bu zor bir süreç. Çünkü şunu teslim etmeliyiz ki bazı itirazı kayıtlar çerçevesinde konuşmam gerekirse Abdullah Gül o makamı performansıyla doldurdu. Yani genel olarak imajı olumluydu. Bir cumhurbaşkanına yakışır tavırlar, üslubu oldu. Şimdi bu şekilde devam etme olasılığı daha genel kabul gören bir şey. Hatta muhalefetin de kısmen onaylayabileceği bir şey.

Çok tartışılan bir diğer siyasi figür de Başbakan. Bu bir risktir aslında. Başbakan’ın oraya gelmek istemesi, hangi niyetlerle olacağının ipuçlarını da bize vermiştir. Ben gelirsem “terleyen bir cumhurbaşkanı olacağım”, “icraatin cumhurbaşkanı olacağım” dedi. Bu daha güçlü bir Tayyip Erdoğan portesi çizmektir fakat mevcut anayasal koşullarda bu mümkün değildir. Tek yol kalıyor, Anayasa’ya göre, Cumhurbaşkanı hukuken yürütmenin de başıdır. Yani istediği zaman Bakanlar Kurulu’na başkanlık eder. Ama bu hemen hemen hiç rastlanmayan bir şeydir. Şimdi bu kanunla, bu mevzuatla sürekli Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başkanlık ettiği bir Bakanlar Kurulu olursa bu işleri karıştıracaktır. Hoş bir durum ortaya çıkmayacaktır çünkü orada bir başbakan da olacaktır. Bunu kabul edecek bir başbakan olması gerekir. Bu Abdullah Gül değildir, olmamaz. Abdullah Gül böyle bir rolü hiçbir zaman kabul edebilecek bir insan değil. Bu süreç riskli ve kırmadan yapılması bunun mümkün değil. Zaten Gül’ün imalarına bakarsanız biraz kırılmış olduğunu hissediyorsunuz.

Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı makamını iyi bir şekilde doldurduğunu söylediniz. Ancak itirazi kayıtlarınız olduğunu da belirttiniz. Bunlar neler?

Fotoğraf: Okan Yüksel

[Fotoğraf: Okan Yüksel]

Partili olması bazı sorunlar getirdi. Eleştirilecek yanlar var, siyasi bir figür olarak Abdullah Gül, bir tasarruf sahibi olarak burada elbette geldiği siyasi partiye dolaylı veya dolaysız kolaylıklar göstermiştir. Ama bunun bir kısmını anlamakta ben güçlük çekiyorum. Mesela HSYK ile ilgili kanunu imzaladığı zaman 11, 12 maddeye itirazı olduğunu veya onların üzerinde tereddütü olduğunu ama bunu imzaladığını ve işin Anayasa Mahkemesi’ni ilgilendirdiğini söyledi. Bu çok farklı bir hukuki yaklaşım. Zaten Cumhurbaşkanı’ndan beklenen tereddütü varsa iade etmesidir. Bu kolaylıktır. Oysa O bu sözü söyledi. Devlet adamlığı sorumluluğu da okuyabilirsiniz. Ama başka beklentiler de var. Hukuk, Cumhurbaşkanının çok daha ön planda tutması gereken bir makam. Bir anlamda bunu hukukun eğilip bükülmesi anlamında da okuyabilirsiniz.

Erdoğan’ın Köşk’e çıkması halinde AK Parti’nin sonunun geleceğini düşünenler var. AK Parti bir lider partisi mi? Erdoğan Köşke çıkarsa, AK Parti’nin bekası ne olur?

Erdoğan Cumhurbaşkanı olduğunda parti ne olacak? Tarihimizde bunun örnekleri var, bir Anavatan ve Turgut Özal var… Rahmetli Özal çıktı ve parti un ufak oldu. Aynı şeyin AK Parti’nin başına gelebileceğinden korkuyorlar ve bu sadece bir korku da değil mukadder bir sonuç olarak görülebilir. Çünkü AK Parti bir şahıs partisi. Örneğin yerel seçimler Erdoğan’ın şahsi bir başarısıdır.

Peki, Erdoğan başbakanlık koltuğunu bir “emanetçi” isme bırakmaz mı?

O partiden ayrıldıktan sonra onun yerini doldurabilecek bir ismi düşünemiyorum. Bir emanetçi figür bulmak ve partiyi Cumhurbaşkanı olarak da yönetmek Türk siyasi sistemi için bambaşka bir model olur ve bizi de hiçbir yere götürmez. Mevcut tartışmalara yenilerini katar. Bir açmaz gibi. Ben bunu görebilecek bir akıl olduğunu umut ediyorum. Erdoğan’ın “ters köşe” açıklaması, bunun bir ipucu da olabilir. Üç dönem yasağının kalkması bir dönem daha götürmesi ve Sayın Gül’ün de –  ki seçilme olasılığı çok fazladır – Cumhurbaşkanlığına devam etmesi mümkün olabilir görünüyor.

Abdullah Gül’ün AK Parti içerisindeki mevcut konumunu ve geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Bu anlattığım çerçevede Abdullah Gül’ün kendisini reddedebileceği bir sürecin içerisine girebileceğini zannetmem. Girdiği zaman da bunun Erdoğan’a çok ters düşen bir durum yaratacağını düşünüyorum. Bu bir açmaz olacaktır.

Cumhurbaşkanı Gül’ün AK Parti dışında bir siyasi oluşum başlatıp başlatılmayacağı da tartışıldı.

Bu zor. Yani süreler az. Ağustos’ta Cumhurbaşkanlığı seçimi ve 2015’te de genel seçim var ve yeni bir parti oluşumu içerisine girilmesi pek mümkün görünmüyor. Ayrıca bu kamuoyu nezdinde bir tereddüt de yaratacak. Sonuçta beklenenin tersinde bir tesir de yaratabilir.

Cumhurbaşkanlığı Türkiye’nin politik yapısı içerisinde başbakandan daha az yetkiye sahip. Ancak daha önce Turgut Özal örneğinde de gördüğümüz gibi birçok lider Köşk’e çıkmayı Başbakanlığa tercih ediyor. Cumhurbaşkanlığı neden bu kadar cezbedici?

Bugüne kadar siyasi kültür bakımından sembolik bir yerdir, çok onurlu bir yerdir Cumhurbaşkanlığı. Fakat burada bunu daha ilginç kılabilecek olan, ilk defa oraya gelecek kişinin halkoyuyla seçilecek olmasıdır. Aday olacak kişi bunun ayrı bir psikolojik, manevi tatmin sağlayabileceğini düşünüyor olabilir. Bu Erdoğan için de geçerli olabilir. %52, %53 oyla seçilen ilk Cumhurbaşkanı olarak tarihe geçmeyi düşünüyor olabilir. Fakat mesele bunu aşan bir mesele. Çünkü halkoyuyla seçilmiş bir cumhurbaşkanı, sistemi kendiliğinden başkanlık ya da yarı başkanlık şeklinde dönüştüremez. Eğer yasalar ve anayasa değiştirilmezse. Çok kısa bir süre var ve bu süre içerisinde çok hızlı davranmak ve oraya geçeceğinden emin olmak gerekir. Sonuçta bu bir seçimdir. Türkiye’de herşey o kadar çabuk değişiyor ki konjonktür yarın bambaşka olabilir.

Dünya’daki farklı politik yapıları ve yönetim biçimlerini de izleyen birisi olarak Türkiye’deki başkanlık sistemi tartışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Başkanlık sistemi Türkiye’nin politik kültürüne ne kadar uygun?

Başkanlık sistemini Türkiye için çok uygun görmüyorum. Ama uygun görenler o tek adam kültürünün peşinde olanlar. Yani bizim sorunlarımızı çok acele çözmeye çalışan, derhal çözüm arayan bir yapımız var. Sonunda bir sorunun çözülmesi için kuvvetli birinin masaya vurmasını her zaman tercih eden bir siyasi kültür var maalesef. Mesela bir şampiyonluk kupası verirken, esas karar vermesi gereken kişiler bir karar alamıyor ve bunu başbakana soruyor. Böyle bir kültür işte bu. Eğer yetki yoğunlaşması meselesi ise şu anki parlamenter sistemde başbakanın yapabilecekleri bir başkandan çok daha fazladır.

Bu rahmetli Özal tarafından ortaya atılan bir şeydi. O da federatif bir sitem öngörerek bunu yaptı. Federatif bir sisteme gidilecekse parlamenter sistem içinde gitmek çok kolay değil. Başkanlık sisteminde Amerikan modelini aldığınızda, ki Özal’ın aklındaki model oydu, diğer önemli meselenizi de çözüyordunuz. Böyle de bir beklenti olabilir. O zaman Türkiye muhtemel bir çözülmeyi böylelikle önlemiş olacak. Bu kendini kurtarmanın bir formülü olarak görülüyor.

‘Muhalefet Partileri ticari işletme gibi’ 

CHP’nin son seçimlerde sağa kaydığı analizi yapılıyor ve cumhurbaşkanlığı için MHP ve BDP seçmenin de kabullenebileceği ortak bir ismi aday gösterebileceği söyleniyor. Türkiye’de CHP, MHP ve BDP’nin ortak destekleyebileceği bir isim var mı?

Böyle bir isim bulmak konusunda zorlandıkları açık. Şu da bizim adayımız diyebilecekleri bir tavırları yok. Siyaset sosyolojisi açısından partilerin kartelleşmesi dediğimiz bir olgu var. Bu, iktisadi mantıkla siyaset gibi. Nasıl ki asıl amaç maksimum kârsa, burada da asıl amaç maksimum oy oluyor. Böyle olunca ne oluyor? Dün laiklik açısından eleştirdiğin insanlarla bir araya gelebiliyorsun. Dün kıyameti kopardığın Ergenekon gibi davalarda sessiz kalabiliyorsun. Bu mantık bunu zorluyor, tıpkı çarşaf açılımında olduğu gibi. Bir partinin alamet-i farikası olan laiklik ile çarşaf sembolik olarak taban tabana zıt iken bu mantık açısından çok gülünç bir şekilde “çarşaf açılımı” oluyor. Burada oy alma amaç olunca, “maksimum kâr eden firma” ne yapıyorsa onu taklit etmeye başlıyorlar. Mesela bu AK Parti nasıl oy alıyor? Mütedeyyin, muhafazakarlardan veya sağ tabandan oy alıyorsa, bunların dikkatini çekecek bir aday gösterelim gibi düz bir mantık var.

Bu mantığın başarı şansı var mı?

AK Parti’nin organik, doğal bir yapısı var. Yani milli görüş geleneğinden çıkarak ilerliyor, daha sahici daha samimi bulunuyor. Ama şimdi siz mahkemelere giderken, soru önergeleri verirken çok hassas olduğunuz tüm meseleleri aşıp farklı bir şey yapıyorsunuz. Bu da inandırıcı olmuyor tabii. O “firmanın” müşterillerini nasıl geçeriz gibi bir mantık yürütüyorlar ve bu da başarılı olmadı, olmayacaktır.

Röportajın tamamına ulaşmak için tıklayın: http://www.aljazeera.com.tr/al-jazeera-ozel/partiden-cok-ticari-isletme-gibiler 

admin (6 Posts)


By


Readers Comments (0)